23 Temmuz 2010 Cuma

TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu, Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) tarafından düzenlenen ''Turizmin Ticaret Sektörüne Etkileri, Kıyı ve Kültür Turizminin Bölge Ekonomisine Yansımaları'' konulu panelin açılışında yaptığı konuşmada, ülkeye gelen turist sayısının her geçen yıl artmasına karşılık turist başına düşen gelirin her yıl azaldığına dikkat çekti. Hisarcıklıoğlu, turizm gelirlerinin artırılması için sektörde faaliyet gösteren girişimcilerin birlikte hareket etmeleri ve markalaşmaya gitmelerinin zorunlu olduğunu söyledi.
30 yıl önce Türkiye'de yılda 10 milyon turist hedefi seslendirildiği zaman bunun bir hayal gibi görüldüğünü anımsatan Hisarcıklıoğlu, bugün gelinen noktada ise yılda 30 milyon sınırına yaklaşılarak, dünyanın 7'inci büyük turist çeken ülkesi konumuna gelindiğini, bunun da büyük bir başarı hikayesi olduğunu belirtti. Hisarcıklıoğlu, turist sayısındaki artışla ulaşılan başarıya gelir anlamında ulaşmakta ise yetersiz kalındığını vurguladı. ''Turist sayısı artarken turist başına düşen gelir azalıyor'' diyen Hisarcıklıoğlu 2003 yılında turist başına gelirin 950 dolar olmasına karşılık, 2009 yılı rakamlarıyla bunun 800 dolar sınırına gerilediğini anlattı.
Hisarcıklıoğlu, turist başına düşen gelirdeki bu azalmaya karşılık, sektör ve otellerin girdi maliyetlerinin 2003 yılından bu yana en az yüzde 60 arttığına işaret etti. Hisarcıklıoğlu gelirdeki bu azalmanın otellerin hizmet kalitesini de etkilediğine işaret etti ve sektördeki faaliyet gösteren otellerin sorunların çözümü ve fiyat hareketliliği konusunda birlikte hareket etmeleri gerektiğini söyledi. Hisarcıklıoğlu, bu noktada markalaşmanın büyük önem taşıdığını vurguladı ve ''Geliri artırmak için markalaşmak gerekiyor'' dedi.
“Personelin vergi yükü kaldırılmalı”
Hisarcıkloğlu, belediyelerin kayıtlı nüfus sayısına göre genel bütçeden pay aldıklarını anımsatarak, turizm döneminde milyonlarca turist ağırlayan belediyelere bölgeye gelen turist sayısına bağlı olarak turizm gelirlerinden de pay verilmesi gerektiğini ifade etti.
Hisarcıklıoğlu, turizm açısından ölü sezon kabul edilen kış aylarında otel personeli için uygulanan vergi yükünün de kaldırılmasını zorunlu gördüklerini, çoğu tesisin her yıl yeniden personel almak zorunda kaldığını, bunun da hizmetin kalitesini olumsuz etkilediğini kaydetti.
“İhracat ürünü”
Antalya Valisi Ahmet Altıparmak da, Antalya için turizmin çok önemli bir ürün olduğunu vurguladı ve bu sektörü, bir ''ihracat ürünü'' gibi görmek gerektiğini dile getirdi. Vali Altıparmak, bu yılın ilk yarısında gelen turist sayısının 5 milyona ulaştığını bu rakamın bu yıl için hedeflenen 10 milyon turist rakamına yıl sonuna kadar ulaşılacağını gösterdiğini söyledi.
Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın ise belediye olarak kenti turizm açısından cazip kılma çabalarına karşılık turizm gelirlerinden hiçbir pay alamadıklarından yakındı.
Akaydın, ''207 milyon lira yıllık bütçe ile 10 milyon turistin geldiği kentte turistler için yine yapılabilecek olanın en iyisini yapmaya çaba gösteriyoruz'' diye konuştu.
Başkan Akaydın, turizm için de yatırımlarını sürdüreceklerini, bu çerçevede orta vadede kruvaziyer turizmi için yatırım yapmayı planladıklarını bildirdi.
“Yapısal sorun var”
ATSO Başkanı Çetin Osman Budak ise, turizmde yaşanan sorunlara değinerek, öncelikle kentin, turizm gelirlerinden yok denecek düzeyde pay aldığını söyledi.
''Biz 10 yıl önceki turizmi özler hale geldiysek, demek ki bu süreçte önemli hatalar yaptık ve halen ciddi yapısal sorunlarımız bulunuyor'' diyen Budak, her şeyden önce plansız bir şekilde büyük bir kıyı turizmi kapasitesi yaratılmasının bu sorunların başında geldiğine işaret etti.
Budak, kapasite fazlası nedeniyle iyi geçen bir sezonda bile düşük karlılık nedeniyle sorunların ortaya çıktığını ifade etti ve sektörde mevcut yapının sürdürülemez bir hale geldiğini savundu. Budak şöyle konuştu:
''Bu yapı ya bilinçli planlı bir dönüşümle kalite artışı ve çeşitlendirme politikasıyla değişecektir ya da mevcut yapı hem sektöre hem kentlere ve bütün ekonomik yapıya zarar vererek değişecektir. Bu konuda bugüne kadar konuştuğumuz politikalardan farklı, objektif, ilkeli bir politikaya ihtiyaç vardır.''
Budak konuşmasında şunları kaydetti;
Bu toplantıyla Turizm Bölgeleri Oda ve Borsalarını bir araya getirip, ortak sorunlarımızı konuşmayı istedik. Umuyorum ki, bu konseptle bundan sonra da çalışmaya devam edeceğiz. Geçen yıldan bu yana turizm alanında TOBB ve ATSO farklı düzeylerde yoğun bir gayret göstermiştir. İlk kez geçen yıl Sayın Başkanımızın desteğiyle Ekonomiyle ilgili Bakanlarımızla turizmin sorunlarını ela almak üzere iki özel toplantı yapılmıştır. Biz de ATSO olarak sektörümüzle birlikte Antalya Kongre Bürosu, Antalya Tanıtma Şirketi, Antalya Kent Müzeleri Projesi gibi çeşitli çalışmaları yaptık. Bunlardan bazıları uygulamada, bazıları için çalışmalar devam ediyor. Turizm sektöründe bir dizi toplantıyla sektörün finansman, vergi ve istihdam sorununu, pazar gelişmelerini, acente sektörü sorunlarını ele aldık. Bu toplantı ise konsept olarak bir ilktir. Toplantı konumuzu Turizm ve Ticaret ilişkisi olarak belirledik. Temel sorunumuz ise turizm bölgelerinde turizm ve ticaretin yeterince entegre olamamasıdır.
Turizm bölgelerinde, kıyı ilçeleriyle birlikte bütün Antalya, Muğla, Kuşadası, Nevşehir, Antakya, Denizli Pamukkale gibi il veya bölgelerimizde, turizm ekonominin büyük kısmını oluşturmakta ve etkilemektedir. Ticaretimizin, hizmet sektörümüzün, sanayimizin, hatta tarım sektörümüzün önemli bir kısmı turizmle iç içedir. Kentlerimiz, turizmin istihdamı ile büyümüş ve bu hale gelmiştir. Bu nedenle biz turizm dediğimizde turizmle birlikte her sektörden onbinlerce işletmeyi, esnafı ve üreticiyi içine alan bir kavramdan söz ediyoruz. Biz ticaret ve sanayi odalarının temel görevi bütün sektörlerin hak ve menfaatlerini dengeli olarak korumaktır. Biz bir sektörü diğerine tercih edemeyiz. Öte yandan biz bir lobi örgütü de değiliz. Bizim temel ilkemiz sektörel hak ve menfaatlerin ülke veya kamu yararı çerçevesinde korunmasıdır. Elbette bizler sektörel düzenleme kurumu olmaya da soyunamayız. Düzenleme ve denetleme kamu yetkisinde olması gereken bir alandır. Ancak kamu karar alma sürecine bizleri, yani özel sektörü de dahil etmelidir. Bu genel çerçeveden sonra izin verirseniz, yaşadığımız sorunu çarpıcı bir örnekle açıklamak istiyorum.
7-8 Temmuz tarihlerinde şehrimize iki günlüğüne bir Amerikan uçak gemisi geldi. 4-5 bin asker şehre çıktılar. Bu 5 bin kişi Antalya’da şehir merkezinde ve civarda olağanüstü bir canlılık yarattılar. Şehir merkezi sanki yıllardan sonra ilk kez turist görmüş gibi oldu. Bazı noktalarda iki günde iki haftalık ciroya ulaşıldı. Peki sorun nerede derseniz, hemen söyleyeceğim. Bu sezonda Antalya’ya direkt uçuşlarla bir haftada gelen turist sayısı 350 bindir. Buna bağlantılı uçuşlarla gelen turistleri, yerli turistleri, ikinci konutlarına gelenleri eklediğimizde, bu sezonda bir gün içinde Antalya’nın artı nüfusu neredeyse milyona yaklaşıyor. Dolayısıyla sorun şudur: İl genelinde bir gün içinde sayıları yüzbinleri bulan turistin yaratamadığı canlılığı bir uçak gemisi askeri yaratıyorsa ortada çok ciddi bir sorun var demektir. Turizm bölgeleri rakamların ardında varlık içinde yokluk çeken bölgelere dönüşmüştür.
Plansız bir şekilde, büyük bir kıyı turizmi kapasitesi yarattık
Önce bu durumun, bu yapının, artık herkes tarafından bilinen nedenlerini bir kez daha hatırlatmak isterim:
-Türkiye’nin turizmde son 25 yılda ulaştığı nokta bir başarı öyküsüdür. Türkiye 21 milyar doların üzerinde turizm geliri ile geçen yıl dünya yedincisi olmuştur.İstanbul 7 milyon turistle geçen yıl ilk on içindedir. Antalya il olarak İstanbul’un üzerinde, dolayısıyla dünyanın en büyük destinasyonları arasındadır.Elbette gurur duyduğumuz, dünya markası olmuş tesislerimiz ve işletmelerimiz bulunmaktadır. Ama buna rağmen, biz 10 yıl önceki turizmi özler hale geldiysek, biraz önce söylediğim uçak gemisi örneğini konuşuyorsak, demek ki, bu süreçte hatalar da yaptık ve halen ciddi yapısal sorunlarımız bulunuyor.
-Herşeyden önce plansız bir şekilde, büyük bir kıyı turizmi kapasitesi yarattık. Bu nedenle katma değerin en düşük olduğu Pazar segmentlerine mahkum olduk. Artık sadece “her şey dahil” yiyip-içmek ve denize girmek için gelen turistlerimiz var. Neredeyse bir yeme-içme turizmi yarattık.
-Konaklama sektöründe kalite simgesi olan yıldız sistemi denetimsizlik nedeniyle işlevini kaybetti.
-Turizmde değer zincirinin en önemli halkaları olan tur operatörlerinde ve acentalarda her tür kontrolü kaybettik. Bu alanda gerekli strateji ve politika üretilemedi. Son iki yılda bu sektörde birbiri ardına iflaslar yaşanıyor. Sıkıntıyı bütün sektör çekiyor. Ama bu sorun gerektiği kadar konuşulmuyor.
-Turistik bölgelerde ticareti de planlamadık ve kontrol edemedik. Ticaret ahlakı çok büyük bir yara aldı ve alıyor.
-Tarihi ve kültür varlıklarımızın ne zaman ve nasıl değerlendirileceğine ilişkin bir eylem planımız yok.
-Kentlerimiz yerel yönetimlerin ranta teslim olmaları nedeniyle turistik özelliğini ve kimliklerini yitirdi.
-Sonuç olarak, bireysel markalar yarattık, ama marka destinasyon yaratmakta geri kaldık.
Kentlerimizin cazibe kazanması gerekir
Bu sorunlar karşısında diyoruz ki, kentlerimizin cazibe kazanması gerekir. Diyoruz ki, turizmde yeni ürünler yaratmalıyız. Diyoruz ki, ticaretin yapısı değişmelidir, esnaf disipline edilmelidir, markalaşmaya gidilmelidir. Bunlar kesinlikle doğrudur, ama böyle bir değişim de neredeyse imkansız hale gelmektedir. Çünkü, kentlerimizin ve ticaretimizin zayıflığı başlangıçta bir neden olsa da artık bir sonuca da dönüşmüştür. Dolayısıyla bir yandan, kent merkezinin, yani otel dışının eksikliklerini çözmek zorundayız, ki zaten sürekli bunu konuşuyoruz. Ama artık diğer taraftan turizmin bu yapısını da ciddi biçimde sorgulamamız gerekiyor. Bugün Kuşadası, Marmaris gibi bir dönemin yıldız turizm beldelerinin adı geçmiyor. Kemer, dün Antalya’nın yıldızıydı, yapılaşma ve kentleşme kontrol edildi, ama aşırı düzeyde bir konaklama kapasitesi yaratıldı ve toplam katma değer düştü. Alanya için de benzer durum sözkonusudur. Kapadokya gibi eşsiz bir hazineyi yeterince değerlendiremiyoruz. Antakya gibi bir medeniyetler beşiğinin çok daha önemli bir turizm merkezi olması gerekirdi.
Otellerimiz dev birer konaklama-alışveriş-eğlence kompleksine dönüştü
Bu kadar kitlesel, bu kadar “organize” bir turizm Türkiye’nin tarihi ve doğal zenginliğine uygun düşüyor mu? İspanya ve Yunanistan’da beş yıldızlı yatak kapasitesi 70 binlerde iken, Antalya’da 200 bini aşmasının ve toplam kapasitenin % 60’ının biner yataklı 230 civarında beş yıldızlı tesisten oluşmasının bu sonuçta payı yok mudur? Antalya’da Bakanlık belgeli butik otel sayısının 3 olması garip değil midir? En kötüsü, bu konuda hiçbir ders alınmaması ve iyi geçtiği düşünülen bir sezonun hemen ardından yeniden yatırımlara başlanmasıdır.
Geçmiş dönemde otellerimiz zorunlu olarak, dev birer konaklama-alışveriş-eğlence kompleksine dönüşmüştür. Böyle bir yapıda fiyat ve katma değer düşük olursa, turizm çalışanlarının ücret geliri düşük olursa ve turistler kentteki ticarete dahil olmazsa, kentler nasıl zenginleşecektir. Otel dışı hangi gelirle gelişecektir? Bu soru tamamen bir matematik sorusudur. Mevcut formüllerle çözümü de yoktur.
Geniş bir konudur, ama uzatmayacağım. Ama en azından otel kompleksleri içinde “kuyumcudan markete kadar bütün ticaretin yer alması gerekli midir?”, “bunun en azından sayı ve nitelik olarak belirli kurallarının olması gerekmez mi?” diye düşünmeliyiz.
Ticarette de “fair play”
Size yine Antalya’dan bir örnek vermek istiyorum: Antalya’da kent merkezinde turistlere dönük hediyelik eşya vs. satıcısı dükkan adedi 1000’dir. Kuyumcu sayısı 413, halıcı sayısı 136, derici sayısı 328’dir. 800 otelimizden yaklaşık 300’ünde de benzer satış mağazaları bulunmaktadır. Bir tarafta otellerimizin içindeki ticaret, diğer tarafta otellerimizin etrafındaki gecekondu ticaret varken bunlarla birlikte kent merkezinde ticaretin gelişmesi mümkün müdür? Sorun bununla da bitmiyor. Bir de büyük turistik mağazalarda yapılan ‘’organize shopping’’ olgusunu eklemek gerekiyor. Organize shopping olgusunun da artık masaya yatırılması gerekiyor. Turist başına ücret ödeyerek bir mağazaya turist getirilmesi doğru bir uygulama mıdır? Artık ticarette de fair play konusunu ele almak gerekmiyor mu? Burada en azından haksız rekabet sözkonusu değil midir?
Kent merkezine turistin gelmesi dahi tamamen organize tur paketine dönüşmüştür. Bunun piyasa ekonomisiyle ne ilgisi vardır? Turizm ve ticaretteki sorunlar, artık ticaret ahlakını da bozmuştur. Yine somut bir sorundan söz edeceğim. Özellikle Nisan-Ekim döneminde Türkiye’nin hiçbir bölgesinde Antalya’daki kadar nakit para girişi yoktur. Buna rağmen son yıllarda Antalya’da ödeme sistemi altüst olmuştur.
Yaşanan her krizden sonra tur operatörlerinin acentelere, acentelerin otellere, otellerin tedarikçilere ve nihayet tedarikçilerin de üreticilere ödemelerini geciktirmeleri yapısal bir sorun haline gelmiştir. Kapasite fazlası, düşük karlılık nedeniyle artık en iyi geçen sezonlarda bile bu sorunla karşı karşıyayız. Yine ticaret ahlakı konusunda kent merkezinde turisti kolundan tutup çekiştiren kişilere karşı da ciddi bir yasal yaptırım bulunamamıştır. Bizim disiplin cezalarımız da yetmemektedir. Dolayısıyla bu kuralsız ticaretin artık belirli ilkelere ve kurallara tabi tutulması zorunludur.
Çözüm için elbette yatırım politikası değişmelidir
Sonuç olarak artık bütün bu yapılar sürdürülemez, mutlaka değişecektir. Bu yapı ya bilinçli-planlı bir dönüşümle, kalite artışıyla, çeşitlendirme politikasıyla değişecektir ya da bu mevcut yapı hem sektöre hem de kentlere ve bütün ekonomik yapıya zarar vererek değişecektir. Bu konuda bugüne kadar konuştuğumuz politikalardan farklı, objektif, ilkeli bir politikaya ihtiyaç vardır.
-Çözüm için elbette yatırım politikası değişmelidir. Bunun için zaten çok geç kalınmıştır.
-Konaklama sektörüne yeni bir yıldızlama sistemi ile yeni kurallar getirilmelidir. Fransa şimdi bunu yapıyor. Örnek alınabilir. Bırakınız İspanya ve Yunanistan’ı, Fas ve Tunus dahi “Türkiye ile fiyatta rekabet edemeyiz, biz artık lüks grupta yatırım yapalım” diyorlar.
-Turistik ticaretin yapısı yeniden ele alınmalıdır. Turist başına ödeme yapılarak alışveriş yaptırılmasının uygunluğu tartışılmalıdır. Kültür ve Turizm bakanlığı bu konuyu daha fazla göz ardı etmemelidir.
Belediyelerimiz gecekondu ticarete, işporta ticarete, turizmi olumsuz etkileyecek her duruma karşı katı bir tavır almalıdır. Belediyelerimizin tavizsiz bir tutum izlemeleri durumunda Oda olarak destek vermeye hazırız. Ayrıca medyamız da bu konuda sorumluluk almalıdır.
“Turizm bölgelerinde yerel yönetimler ayrı bir meseledir”
Turizm bölgelerinde yerel yönetimler ayrı bir meseledir. Türkiye yerel yönetim konusunda da optimal bir yapı oturtamamıştır. İlimizde belde sayısı zannederim 94’tür. Kıyı belediyeleri sayısı 32’dir. Kemer’den Alanya’ya 300 km kadar bir mesafede 25 civarında belediye görev yapmaktadır. Ortalama kıyı alanı neredeyse 12 kilometredir. Bu yapı sağlıklı bir yapı değildir, verimsizliğe ve israfa yol açmaktadır. Biz Antalya olarak bu kadar belediye yaratılmasından memnun değiliz. Ticaret planlaması, şehir turizmi yapılanmasının eksikliği ve çirkin yapılaşma gibi alanlardaki sorunlar devam etmektedir.
“Şehirlerimizde devrim niteliğinde değişim gereklidir”
Şehirlerimizde devrim niteliğinde değişim gereklidir. Belediyelerimiz sağlıklı bir kentleşmeyi planlayacak, denetleyecek, yönlendirecek mali ve beşeri kapasiteye sahip değildir. Yıllardan bu yana turizm belediyelerinin gelirleri sorununu dile getiriyoruz. Biz bu sorunu belediyelerden daha fazla konuşuyoruz. Turizm bölgelerinde nüfusa göre verilen bütçe veya vergi tahsilatından verilen % 5 gibi payların anlamı yoktur. Özellikle turizm bölgelerindeki işletmelerin önemli bir kısmının merkezi il dışındadır. Yaptığımız bir ankette AVM’lerdeki mağazaların da yaklaşık %80’inin bu durumda olduğunu gördük. Bir kentin yarattığı gelirin vergisinden pay alamaması büyük bir haksızlıktır. Bu sistem mutlaka değişmelidir. Turizm belediyeleri ya turizm gelirinden ya da genel bütçeden turist sayısına ya da yıl içi ortalama toplam nüfusa bağlı olarak pay almalıdır. Aksi halde bu sorunlar devam edecektir.
Dünyanın hiçbir bölgesinde ülkemizdeki kadar yoğun ve çok katmanlı bir kültür mirasını bulmak mümkün değildir.
Bu zenginliğe rağmen, kitlesel deniz turizmine, yeme-içme turizmine mahkum olmamız kabul edilemez. Antalya’ya gelen 10 milyon turistin % 90’ı bir Sagalassos’u, bir Yalvaç’ı bırakınız görmeyi, duymadan dönüp gidiyorsa, her bakımdan ciddi eksikler olduğu içindir. Ne yazık ki, tarihi mekanlar veya nitelikli alanların planlanması ve değerlendirilmesinde Hazine, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Belediyeler arasında yeterli koordinasyon, yetki ayrışımı yoktur. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın elindeki bütçe imkanlarıyla bu mirasa sahip çıkması, onu koruması, araştırması ve turizm amacıyla kullanıma hazırlaması mümkün değildir. Nitekim Bakanlık önce uhdesindeki müze ve örenyerlerinin ticari faaliyet alanlarını özelleştirmiştir. Şimdi de gişe gelirlerini sağlıklı bir hale getirmek için ihale açmıştır. Gönül isterdi ki, bizler Odalar olarak müze ve örenyerlerinin değerlendirilmesinde söz sahibi olalım. Koruma-kullanım dengesini gözetelim ve kültürel mirasımıza sahip çıkalım.
Turizm bölgelerinde kültür varlıklarının restorasyonu ve değerlendirilmesi Bakanlık, Belediye, Oda ve Turizm sektörü birlikteliği ile yapılmalıdır. Bunun için şirketleşme teşvik edilmelidir. Bu konuda Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Odaları engellememeli, aksine önlerini açmalıdır. Bu işbirliği tanıtım gibi, kruvaziyer turizm gibi her alanda hayata geçmelidir.
Bugün kıyı veya liman kentlerinde ticaret için hayati öneme sahip kruvaziyer turizmde bir ulusal politikamız yoktur. Bu önemli konu limanların insafına bırakılmıştır. Oysa liman ücretleri gibi sorunlarda ve kruvaziyer turizm gibi özel alanlarda Bakanlık farklı bir yapılanmayla devreye girmelidir.
Burada Antalya’dan örneklerle anlattığım sorunlar Kuşadası’ndan Antakya’ya kadar her bölgede yaşanmaktadır. Bunların düzeltilmesi için ayrı ayrı gayret göstermek fayda vermemektedir. Bizler Odalar olarak bugüne kadar daha çok güncel sorunların, sektörel sorunların çözümü için uğraştık, destek verdik. Ama artık, yapısal sorunlara el atmamız, kanıksadığımız bu yapıyı değiştirmek için çalışmamız gerekiyor.
Biz Antalya Ticaret ve Sanayi Odası olarak bu alanlardaki faaliyetlerimizi arttırmayı planlamaktayız. Ticaret ve Sanayi Odalarının ülkemizin bu zengin mirasına nasıl sahip çıkabileceğine dair yeni modeller üzerinde çalışmaktayız. Bu yıl içinde Tarihi Kentler Birliği, belediyelerimiz, odalarımız ve sektörümüzle birlikte kültür turizmi, inanç turizmi, tarihi kent dokularının korunması konularında geniş kapsamlı bir toplantı daha düzenlemek için çalışıyoruz. Böylece bugünkü beraberliği bundan sonra da devam ettireceğiz. Bu toplantının iyi bir başlangıç olmasını ümit ediyoruz. Bu birlikteliği genişletmeli ve güçlendirmeliyiz.
Meslek komitelerimiz, genel sekreterliklerimiz ve hukuk bürolarımızla daimi çalışma grupları oluşturmalıyız. Ancak bu birliktelikle sorunların çözümü için daha etkin bir çalışma yürütebiliriz. Birliğimizin ve Başkanımızın sektörel konulardaki ve sorunlarındaki olağanüstü gayretiyle, Sayın Başkanımızın her zamanki güçlü destekleriyle, Turizm Odaları olarak bu sorunların çözümünde daha iyi sonuç alabileceğimize inanıyorum.”
Turizmin ticarete etkisi tartışıldı
Açış konuşmalarının ardından yapılan panelde; TOBB Yönetim Kurulu Üyesi ve Antakya TB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Kuseyri, Nevşehir TSO Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Tok, Fethiye TSO Yönetim Kurulu Başkanı Akif Arıcan, Denizli TO Yönetim Kurulu Başkanı Necdet Özer, Kuşadası TO Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Akdoğan birer konuşma yaptı.
Deneyimli turizmci Yusuf Örnek’in yönettiği panelde; turizmin hem kıyı şeridinde hem de iç bölgelerde ticaret hayatını nasıl etkilediği ve ticaret sektörünün turizm endüstrisini ne ölçüde yönlendirdiği sorusuna yanıt aranırken, sanayi ve ticaret odaları temsilcileri ile sektör temsilcileri, turizmdeki mevcut yapıya dikkati çekerek, sorunların çözümüne ilişkin önerilerini ortaya koydu.