14 Kasım 2011 Pazartesi
Çetin Osman BUDAK
Yönetim Kurulu Başkanı
Sayın Valim,
Sayın Milletvekilleri,
Çok Değerli Başkanım,
Sayın Belediye Başkanlarımız,
Sayın Rektörüm,
Kurumlarımızın çok değerli yöneticileri,
Oda ve Borsalarımızın Değerli Başkanları,
Değerli Basın Mensupları,
Değerli Dostlarım,
Sayın Konuklar,
Geleneksel Ödül Törenimize hoş geldiniz, şeref verdiniz.Hepinizi şahsım ve Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Konuşmama başlarken öncelikle, ödedikleri vergiyle, ülkemize kazandırdıkları dövizle bizleri gururlandıran üyelerimize şükran ve teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Antalya, vergi ve döviz getirisi alanında her yıl olduğu gibi bu yılda çok başarılı bir performans göstermiştir. Mal ve hizmet vergileri tahsilatında artış Türkiye’de % 15 seviyesinde iken bu oran Antalya’da % 40’a yaklaşmıştır. Gelir vergisinde de Türkiye genelinde artış oranı % 18, Antalya’da ise % 25’tir. Dolayısıyla ben tüm üyelerimizi yürekten kutluyorum.
Odamızın Çok Değerli Üyeleri,
Sevgili ATSO ailesi,
Bu gün Antalya iş dünyasının günüdür. Bu tören Antalya’yı bugünlere getiren Antalyalı tüccarın, turizmcinin, sanayicinin, üreticinin ve esnafın günüdür. Antalya yıllardır Türkiye’ye en çok vergi ve döviz kazandıran birkaç ilden biridir. Bu il 10 milyonun üzerinde turiste ev sahipliği yapıyorsa, bu il 1 milyona yakın insana istihdam sağlıyorsa, bu ilde yüz binlerce vatandaşımız ve yabancılar konut edinmiş ve yerleşmişlerse, bu ilin köylüleri, çiftçileri bugün ihracatçı olmuşlarsa, bu başarı tabi ki sizlerin sayesinde, sizlerin büyük özverileriyle meydana gelmiştir. Bu nedenle bu akşam her şeyden önce 30 bin ATSO üyesine ve bu salonu dolduran onların temsilcileri siz değerli arkadaşlarıma sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Antalya’yı bugüne sizler getirdiniz. Başarılı olduğunuz için Antalya bugün Türkiye’nin sayılı illerinden birisi oldu. 2023 yılında Cumhuriyetimizin 100. Yılında, sizler Antalya’yı çok daha yükseklere taşıyacaksınız. Sizleri tanıyorum ve bunu başaracağınıza yürekten inanıyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Odalar ve Borsalar Birliği Yönetim Kurulu Başkanımız bu yıl yine bütün yoğunluğuna rağmen geleneği bozmamış ve bizleri onurlandırmıştır. Başkanımızın nasıl oradan oraya koşturduğunu biliyorsunuz. Emin olun, bir insanın aile hayatını, özel hayatını bırakıp, kendisini kamu hizmetine vakfetmesi insanüstü bir çaba gerektirir. Başkanımızın gayretinin artık Türkiye’yi aştığını da biliyorsunuz. Başarılarına en son örnek ise Eurochambres birinci Başkan Yardımcılığına yeniden oy birliğiyle seçilmiş olmasıdır. Bir Türk’ün bu görevlere gelmesi ve başarılarının artarak devam etmesi öyle kolay bir iş değildir, büyük emek ve birikim ister. Bu nedenle Sayın başkanımız hepimizin teşekkürlerini ve alkışlarını fazlasıyla hak ediyorlar. Sayın Valimize, milletvekillerimize ve tüm il yöneticilerimize de her zaman bizimle birlikte oldukları, her çalışmamıza destek verdikleri için teşekkür ediyorum.
Sayın Başkanım,
Tarihi günler yaşıyoruz, dünya altüst oluyor ve büyük bir değişimin ayak sesleri geliyor. Batı ülkelerinde ekonomik kriz, sosyal ve siyasal krize dönüştü, Avrupa adeta bir çöküntü içerisinde ne yapacağını bilemez bir görüntü veriyor. Bu kriz 1. Dünya Savaşı öncesinde 1870’ler krizine ve 2. Dünya Savaşı öncesinde 1929 dünya ekonomik buhranına çok benzemeye başladı. Tarihteki krizlerde dünya sahnesine Almanya, Japonya ve ABD çıkmıştı, şimdiyse Çin ve Hindistan çıkıyor. Geçmişteki krizlerden çıkarılan 5 ders bugüne kadar daha kötü bir durumun ortaya çıkmasını önlemiştir. Bu dersler banka sisteminin korunması, talebin desteklenmesi ve deflasyondan kaçınma, ticaret savaşından kaçınma, kur savaşından kaçınma ve uluslararası işbirliğiydi. Şu ana kadar dünya ilk dört dersin gereğini yaptı. Ama artık bunlar yetmiyor. Çünkü dünyada ülkeler arasında ve ülkelerin içinde çok fazla dengesizlik birikti. Uluslararası işbirliği yeterli boyutta değil. Güney Avrupa ülkeleri de artık rekabet güçlerini kaybettiler. Eğer gerçek bir işbirliği sağlanamazsa Avrupa’da sosyal ve siyasal sorunlar daha da artabilir. Avrupa’da durgunluk devam eder ve derinleşirse Dünya’da ticaret ve kur savaşları da gündeme gelebilir. Demokrasiler giderek bu krizi aşmakta zorlanabilir. Yunanistan’da olanlar bunun çok açık bir örneğidir. Mevcut ekonomik ve siyasi yapı dünyanın yeni düzenine cevap verememektedir. Dünya artık bizim alıştığımız dünya değildir. Çok fazla anormallikler görmeye hazır olmalıyız. Diğer tarafta, Doğumuzdaki komşularımızda da durum her geçen gün kötüye gitmektedir. Suriye bir isyanın eşiğindedir. İran’ın nükleer tesislerinin vurulması yeniden dünya gündemine getirilmiştir. Bu ortamda Türkiye terörün ve Van depreminin neden olduğu üzüntünün etkisi altındadır. Van depremi adeta hepimizde bir travma yaratmıştır. İnsanlar kar altında yazlık çadırlarda, halen barınma ve ısınma problemi yaşamaktadır. Sorunların bu boyutta devam etmesinden büyük üzüntü duyuyoruz. Büyük İstanbul depremini bekleyen bir ülkenin depremlere çok daha fazla hazırlıklı olması gerekirdi. Arama kurtarma ekipleri yanında Türkiye’nin bir Deprem Taburu’nun olması gerekiyor. Depremin daha ilk saatlerinde bilim adamları çalışmaların bine yakın can kaybı öngördüğünü söylemişler, ama buna rağmen uluslararası yardım çağrısı çok geç yapılmış, çadır ihtiyacı öngörülememiştir. Ne yazık ki, durum ciddiyetini halen korumaktadır.
Sayın Valim,
Değerli Başkanım,
Değerli Arkadaşlar,
Bu yıl yüreğimizi daha fazla yakan önemli sorunlarımızın başında terör gelmektedir. Türkiye dış destekli bölücü terör karşısında 30 yıldır binlerce evladını şehit vermiş, ama buna rağmen bu milletin mücadele azmi kırılamamıştır. Halen Türkiye’nin her yerinden gençler askere uğurlanırken, “vatan sana canım feda” sloganlarıyla uğurlanmaktadırlar. Terör 30 yıl sonra halen başarısız ise bu inanç yüzünden başarısızdır. Türkiye bu mücadeleyi bugüne kadar kazanmıştır, bundan sonra da ne pahasına olursa olsun kazanacaktır.
Değerli Konuklar,
Terör bir insanlık suçudur. Teröre destek olmak da, destek vermek de bir insanlık suçudur. İspanya’da bu nedenle parti kapatıldığını biliyoruz. İspanya teröre 42 yılda 829 insanını kurban vermiştir. Buna baktığımız zaman PKK ve KCK’nın nasıl bir kandan beslenen, şiddete tapan, cinayet şebekesi olduğu daha iyi anlaşılır. Bu gerçeğe rağmen şehit edilen polislerimizin, karakolda uyurken şehit edilen askerlerimizin, sivil insanlarımızın, hatta bebeklerin ay yıldızlı bayrağa sarılı tabutlarının arkasından yürürken, artık hata ve eksiklik görmeye tahammülümüz kalmadı. Hele terörü siyasi bir dava gibi gösteren gizli teröristlere, hangi biçimde olursa olsun katillere ümit ve cesaret verilmesine hiç tahammülümüz kalmadı. Artık bu mücadelede kurumlarımız arasında ve siyasi partilerimiz arasında tam bir uyum görmek ve terörün bir siyasi çekişme konusu olmaktan çıktığını görmek istiyoruz. Medyamızdan da bu konuda çok daha sorumlu bir yayın politikası bekliyoruz.
Sayın Başkanım,
Uluslararası koşulların kötüleştiği ve ülke içinde de ciddi sorunlar yaşadığımız bu dönemde ekonomide de artık olağanüstü önlemler alma zamanıdır. Eğer biz kendimizi 10 milyonluk Yunanistan ile kıyaslayacaksak, elbette çok iyiyiz. Ama bizim rakibimiz Yunanistan değildir, hatta İspanya ve İtalya bile değildir. Çünkü biz kendimize dünyanın 10. ekonomisi olma hedefi koymuşuz. Bu durumda bizim rakibimiz Güney Kore, Fransa gibi ülkelerdir. 10. Ekonomi olmak için bunları geçmemiz gerekiyor. Bu hedefe ulaşmak istiyorsak dünya birincisi olduğumuz cari açık sorununu çözüme kavuşturmak zorundayız. Çünkü cari açık tüm diğer göstergelerden daha önemlidir, ekonominin rekabet gücünü gösterir. Mevcut kurumsal yapımızı, vergi sistemimizi, eğitim sistemimizi değiştirmemiz gerektiği artık görülmelidir. Vergi sistemimiz ve kayıtdışılık sorunu ortadadır; Türkiye, verginin milli hasılaya oranında OECD üyeleri arasında en gerilerdeki ülkelerden birisidir. Vergi yükünün milli hasılaya oranı bizde % 24, Yunanistan’da bile bu oran % 29’dur. Sanayi stratejisine baktığımızda; Dünya ekonomisinde artık ülke ve sektör bazında düşünme devri geçmiştir. Küresel olmayan hiçbir stratejinin Dünya ekonomilerinde başarıya ulaşması mümkün görünmemektedir. Artık ülkeler küresel değer zincirinin hangi halkasında yer alacaklarını tartışmaktadır. Teşvik sistemimizde değişiklik aşamasında bu konu hayati önem taşımaktadır. Japonya, Güney Kore ve Çin’de sanayileşmenin yöntemi aynıdır. Bazı stratejik ürünler seçilmektedir. Bu ürünlerin 3 veya dört büyük firma tarafından rekabetçi bir oligopol yapıda, devlet desteğiyle üretilmesi sağlanmaktadır. Sonra da bu destekler yavaş yavaş kaldırılmaktadır. Bizde de elbette önemli ilerlemeler var. Ama kamu ve özel sektör arasında böyle bir birliktelik bizde yoktur. Diğer taraftan, Asya ülkelerinin devleri teknoloji yarışındayken, bizim en büyük dört sanayi devimiz halen rezidans veya alışveriş merkezi yapma yarışındadır. Eğer böyle bir ekonomide sanayicimiz rezidans yapmayı tercih ediyorsa zaten vergi sistemi ve teşvik sisteminde hatalar var demektir.
Sayın Konuklar,
Depremlerde yıkılan binalara, kayıtdışı ekonomiye, akaryakıt kaçakçılığına, aile içi şiddete, Mardin’deki 12 yaşındaki kızın durumuna, yolsuzluklara baktığımızda bir ahlaki yozlaşma olduğunu inkar edemeyiz. Ama bunun da temelinde uzun yıllardan beri adalet ve vicdan duygusunun örselenmiş olması vardır. Yoksa Türk milleti gerçekte yüksek ahlaka sahip bir millettir. Bu yozlaşmayı önleyecek, bu sorunları çözecek, gerekli değişimi başlatacak birinci kurum siyasettir. Siyaset topluma örnek olmalıdır. Türkiye özellikle 1970’lerden bu yana sürekli sıkıntı çekti. Bir taraftan bölünmelerle, bir taraftan terörle, bir taraftan ara rejimlerle kendi içimizde çok zaman kaybettik. Halen, değerler üzerinden yapılan siyasetle bu çağa ve bize yakışmayan çekişmelerle zaman kaybediyoruz. Son günlerde medyada Atatürk ismi üzerinde anlamsız tartışmalar görüyoruz. Mustafa Kemal Atatürk, yıllarca savaştığı Yunanlılarla, Avrupalılarla dostluk ve barış kuran bir liderdi. Atatürk’ün Türk tanımındaki birleştiriciliğini biraz önce ekranda gördük. Buna rağmen nasıl oluyor da biz Atatürk gibi bir değeri milleti birleştiren değil de “Atatürkçü”, “Atatürkçü değil” diye bölen bir isim haline getirebildik? Aslında cevap basit, biz ne İslam dininin ahlaki temellerini, ne Atatürk ve arkadaşlarındaki derinliği kavradık. Biz ne Mevlana’yı ne Yunus’u okuduk. Sadece slogan ezberleyen nesiller yetiştirdik. Artık vergi sisteminde olsun, eğitim sisteminde olsun, yolumuza böyle devam edemeyiz. Lütfen artık şu ezberci eğitim sistemimize bir bakalım. Eğitim sadece okul yapmak, sadece üniversiteler açmak değildir. Bu konuda Atatürk’ün çok güzel bir sözü var. Diyor ki; “biz cahil dediğimiz zaman mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.” Bizim ezberci eğitim sistemimizi, sorgulayan, düşünce üreten, sorun çözen gerçek âlimler yetiştirecek yapıya dönüştürmemiz gerekiyor. Türkiye genç nüfusu ile 100 milyonluk bir ülke olmaya gidiyor. Nüfusumuz her yıl 1 milyon artıyor. Her yıl 700 bin genç çalışma hayatına giriyor. O nedenle gün daha hızlı atılımlar yapma günüdür. Ekonomide tekelleşmenin önünün kesilmesini, Büyük mağazalar kanununun acilen çıkartılmasını, KOBİ’lerin fasonculuğa kayması ve ticaretin spotçu olmasının önlenmesini istiyoruz. Müteahhitlik kurumu artık bir sisteme kavuşmalıdır. İnşaat sektöründe KDV düşürülmelidir. Tarımda Avrupa’daki gibi, fiyat dalgalanmalarını giderecek bir sistem kurulmalıdır. Kırsal kesim yeniden örgütlenmelidir. Üretici birlikleri güçlendirilmelidir. Türkiye’nin ekonomik istikrarında, sosyal ve siyasal istikrarında TOBB camiasının sorumlu tavrının önemli payı olduğu unutulmamalıdır. Yapılacak dünya kadar iş var. Artık uzlaşma görmek, ulusal bir duruş görmek istiyoruz. Siyasetçilerimizin kürsülerde tehdit konuşmalarıyla parmak sallamalarını görmek istemiyoruz. Bu sebeplerle artık karşılıklı saygı, fikir tartışması, proje tartışması ve asgari müştereklerde buluşma görmek istiyoruz.
Değerli Konuklar,
Biz birliktelik çağrısı yaparken, ATSO olarak kendi çalışmalarımızda da diyaloğa ve birlikteliğe birinci önceliği verdik. Şunu net olarak söyleyebilirim ki, ülkemizde kavga etmek, diyalogdan daha kolaydır ve kişiler için daha faydalıdır. Diyalog ise kişiler için zordur, nefsine hakimiyet ve fedakarlık gerektirir, ama ülke için daha yararlıdır. Biz ATSO olarak ülkemiz için daha yararlı olanı seçtik, diyaloğa ve birlikteliğe birinci önceliği verdik. Biraz önce Barkovizyon filmimizde de izlediniz. Her konuda bütün dinamikleri bir araya getirmek için toplantılar düzenledik. Birliktelikle çözülebilecek konuların ısrarla takipçisi olduk. İşte yıllardan sonra kurulabilen ve Antalya’yı tek bir destinasyon olarak tanıtacak Antalya Tanıtım A.Ş. böyle bir organizasyondur. Bu şirketin gelecekte Antalya’nın en önemli kuruluşlarından birisi olacağını ümit ediyorum. İlgili tarafları bir araya getirip aktif hale getirdiğimiz Kongre Bürosu çalışmaya başlayınca Antalya Uluslar arası Kongre Organizatörleri Birliği, İngiliz ve Hindistan Seyahat Acentaları Birliği Genel Kurulları gibi stratejik öneme sahip kongreler birer birer Antalya’ya kazandırıldı. Oda olarak ikinci önceliğimiz markalaşmaydı ve bunun için yoğun eğitim ve danışmanlık hizmeti verdik. Bunlar devam ediyor, ama halen arzuladığımız noktaya gelemedik. Üçüncü önceliğimiz kültür alanıydı. Çünkü Atatürk’ün de dediği gibi “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür”. Bir kent de kültürü ile marka olur, bir turizm kenti ancak kültür ile gelişir. Kültür turizmi ile turizmi çeşitlendirmemiz, kent turizmini ve kentin ekonomik ve sosyal hayatını canlandırmamız gerekiyor. Bu yönde çok emek verdik. Kaleiçi Buluşmaları adını verdiğimiz toplantılar ile tüm tarafları bir araya getirdik. Muratpaşa Belediyemiz ile protokol yaparak Üç Kapılar Burçları’na el attık. Artık Kaleiçinde bir düzelme çok net olarak görülmektedir. Bunun devam edeceğine inanıyorum. Şunu bilmemiz ve görmemiz gerekiyor. Biz Çin ve Hindistan ile rekabet edeceksek, en fazla kültürümüzle, tarihimizle ve doğamızla rekabet edeceğiz. Gelecekte belki de Termessos ve Perge gibi antik kentlerimiz birçok fabrikadan daha değerli olacaktır. Gelecekte 500 yıllık bir ağaç bir fabrikadan daha değerli olacaktır. Yeşil bir orman ve dağlar bir taş ocağından veya bir barajdan daha değerli olacaktır. Bu anlamda bizim çok büyük bir potansiyel gücümüz var, unutmamalıyız.
Değerli arkadaşlar
Her anlamda birlikte yapacak çok fazla işimiz var. Bu işlerin altından ancak birlikteliğin gücü ile kalkabiliriz. Bu nedenle hangi düzeyde olursa olsun gerilim, çekişme veya kutuplaşma üzerine siyaset yapma lüksüne sahip değiliz. Antalya’nın dünya kadar yatırım ihtiyacı var. Altyapımız halen yetersiz. Her yıl milyonlarca turist şehirlerimize gelmiyor, plajlara, otellere geliyor. Şehir trafiğimizin düzene girmesi için yeni ve büyük yatırımlara ihtiyaç var. Hesapsız ve plansız ticari alanlar ve açılan işyerleri ticarette kaliteyi ve markalaşmayı engelliyor. Durum böyle olunca da kent merkezimiz bir türlü istenen canlılığa sahip olamıyor. Kentsel dönüşümle biran önce şehir merkezinde yıkımlar başlamalıdır. Van depreminden sonra yerel yönetimlerin başarısı yıkımları gerçekleştirilen depreme dayanıksız bina sayısı ile ölçülmelidir. İşte biraz önce filmde de gösterilen sekiz konuyu içeren bir yatırım programı önümüzde duruyor. Antalya siyasetinin gündemi bunlar olmalıdır. Sadece stadyumu konuşmak yeterli değildir. Bu yatırımları arsa karşılığı yapmamız mümkün değildir, doğru da değildir. Artık hep birlikte Antalya için özel bir yatırım finansmanı kaynağı bulmamız gerekiyor. Mevcut bütçelerle bu yatırımlar olmaz. Ya bütçe kanunu değişmeli ve yerel yönetimler turist sayısına göre bütçe almalıdır. Ya İstanbul Kültür Başkenti için yapıldığı gibi, özel Antalya vergisi gelmelidir. Ya Antalya, havalimanı vergisinden, yani turizmden pay almalıdır. Her nasıl olursa olsun, ama şu anda 400 milyon liranın altında olan kamu yatırımı bütçesi en az % 50 artmalı ve altyapı sorunlarımız çözülmelidir. Hükümetimizden, Meclisten ve Antalya yerel siyasetinden asıl bu konuda köklü çözüm bekliyoruz. Bütçe imkansızlıkları, mevzuat engelleri ve çekişmeler hepimizde bir kabullenme ve vizyon fakirleşmesi yaratmıştır. Bu vizyon zayıflığını hep birlikte aşmalıyız. Antalya vizyonunu büyütmelidir. Hepimiz vizyon büyütmeliyiz. Bizim üyelerimiz de, işadamlarımız da, tüm kurumlarımız da vizyon büyütmelidir. Antalya için çalışılacaksa, Antalya için siyaset yapılacaksa işte temel konu, temel sorun aslında budur. Yoksa tüm diğer tartışmaların, günlük konuların Antalya’ya yararı yoktur. Herkes bir şeyler yapmak gayretindedir, buna hiçbir kuşkumuz yoktur ve gayretleri için ATSO olarak tüm kurumlarımıza ve yöneticilere teşekkür borçluyuz. Ama şunu artık kabul edelim ki, tek başına yapılan iş ne kadar iyi olursa olsun, birlikteliğin yararına ulaşamaz. İktidar muhalefetle, kamu kurumları sivil toplumla birlikte çalışmalıdır. Bu temel ilke olmalıdır.
Bunu bize en güzel biçimde söyleyen Mevlana’nın sözleriyle konuşmamı tamamlamak istiyorum:
Bu hır gür, bu savaş nereye dek?
Sen bensin işte, ben senim işte.
Sağ soluna yan bakar, ne diye?
İkisi de senin elin, ikiside,
Kendine gel, benlikten çık, uzak dur,
insanlara karıl, insanlara,
insanlarla bir ol.
İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz.
Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane.
Değerli hanımefendiler, beyefendiler, artık bir olalım, bu ülkenin, bu toprakların hakkını verelim.
Mevlana’nın sözüyle; “birlikte deniz olalım, damla değil.”
Bu ülke ve Antalya için yaptıklarınıza, gayretlerinize sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu akşamın gurur vesilesi olan üyelerimize ve bizi onurlandırdığınız için başta Sayın Valimiz ve Sayın Başkanımız olmak üzere hepinize teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.