13 Ekim 2010 Çarşamba
Çetin Osman BUDAK
Yönetim Kurulu Başkanı
Değerli konuklar,
Festival organizasyonu, bu yıl bu tür birkaç panelle çeşitli konuların tartışılmasını öngörmüştür. Bu çok isabetli bir tercihtir, çünkü bazı konuların açık olarak kamuoyu önünde tartışılmasının zamanı çoktan gelmiştir, hatta geçmektedir. Bu panel için belirlenmiş olan ''Film Festivalleri ve Markalarla Stratejik İşbirliği'' konusu çok kapsamlı bir konu. Neyse ki, değerli moderatörümüz veya panel başkanımız Aylin Sayın Hanımefendi, güzel bir panel hazırlığı yaptılar. Kendilerine ve değerli konuşmacılara teşekkür ediyorum. Böylece bugün yararlı bir düşünce alışverişinde bulunacağımıza inanıyorum.
Öncelikle, sayın konuklarımıza bizim Oda olarak konuyla ilgimizin bir boyutunu hatırlatmak istiyorum. Biz ATSO olarak dört yıllık çalışma programımızda bu yılı marka yılı ilan ettik. 2012 yılını ise kültür, kent kültürü veya kent kimliği olarak öngördük. Sürekli olarak da Antalya ekonomisinin gelişmesinde kültür ve sanatı stratejik unsur olarak gördüğümüzü dile getiriyoruz. Antalya’ya müze, sergi salonu, kültür-sanat merkezi gibi yeni yerler kazandırmaya, Kaleiçi’ndeki tarihi yapıları değerlendirmeye dönük olarak çaba harcıyoruz.
Marka yılı etkinliklerimiz kapsamında ise üyelerimize markalaşma eğitimleri veriyoruz. Bir başka çalışmamız Antalya’nın varolan markalarını öne çıkarmayı hedeflemektedir. Bu çalışmaların son aşamasında ise marka kent çalışmalarına katkı sağlamak istiyoruz.
Marka kent konusunda üzerinde durduğumuz husus ise şudur: Bir kent, kendisiyle özdeşlemiş, başarılı firmalarıyla, başarılı markalarıyla güçlenir. Antalya’nın markaları, yani turizmde, sanayide, tarım ve ticaretteki markaları Antalya ismine katkı yapmalıdır. Antalya ismi de Antalyalı firmalara bir üst marka olarak destek olmalıdır.
Kuşkusuz, Antalya tanınırlık anlamında önemli bir marka potansiyeline sahiptir. Ancak bu markanın bütün unsurlarıyla tanımlanması ve Antalya’nın marka değerinin yükseltilmesi gerekir. Çünkü, bugün Antalya’nın uluslararası alandaki tanınırlığı deniz turizmi ile kısıtlı kalmıştır. Turizmde monokültürden çıkmak, kültür turizmi ile çeşitlenme yaratmak ve turizmde katma değeri yükseltmek en önemli hedeflerimiz arasındadır. Bu bağlamda, Altın Portakal, Türk sinemasına dönük misyonu dışında, Antalya’nın kültür hayatını zenginleştirme, Antalya’nın marka değerini yükseltme gibi misyonlara da sahiptir.
Değerli konuklar,
Ben sinemanın günümüzde sanat, iletişim aracı ve bir endüstri olarak önemine değinmeyeceğim. Altın Portakal’ın sadece festival boyutu bile Antalya’nın sosyal ve kültür yaşamına önemli bir zenginlik katmaktadır. Aslında festivalin uluslararası boyutunun da artık daha fazla genişlemesi gerekir. Şu anda Antalya’da tatil yapmakta olan 300 ve 400 bin arasındaki yabancı turistin bir kısmını da biz bu festivale katabilmeliyiz. Festivalin uluslararası boyutuna Almanya ve Rusya gibi ülkelerden kurumları da dahil etmeliyiz. Antalya bunu yapacak potansiyele sahiptir.
Ama 47 yıllık geçmişe rağmen, Altın portakal henüz bu boyuta ulaşamamıştır. Portakalın “festival sponsorları” listesine baktığımızda Ekdağ gibi belediye bağlantılı şirketleri görüyoruz. Antalya’nın markaları, Türkiye’nin markaları bu listede yeterince görülmüyor. Cannes Film Festivaline baktığınızda partner kurum ve şirketler listesi görkemlidir. Oscar’da Kodak markası vardır. Bizde ise konaklama, ulaşım, iletişim, ürün ve hizmet sponsorları var, ancak Festival Sponsorları yeterli değildir.
Neden markalar Altın portakal markasıyla buluşamamaktadır? Bu festivalin Antalya’nın tanıtımına katkısı yok mudur? Türk sinemasına katkısı az mıdır? Marka olmuş şirketler böyle bir sanat etkinliğine ismini yazdırmayacaksa nereye yazdıracaktır?
Bunları konuşmamız gereklidir. Konuşulması gereken birinci soru şudur: Altın Portakal, Antalya ve Türkiye için ne ifade etmektedir? Bunun cevabı kolay görünebilir, ancak göründüğü kadar kolay değildir. Çünkü herkes 47 yıllık gelenekten, Türkiye’nin en eski film festivali olduğundan, Türk sineması için öneminden söz edecektir. Ancak, cevap burada bitmiyor.
Hepimiz biliyoruz ki, festival yıllardan bu yana Büyükşehir belediyesinin bütçe zorlamasıyla, büyük fedakarlıklarla ve zorluklarla yürüyor. Hatta 10 yıl öncesinde festivalin devamı bile sıkıntıya girmişti. Birçok aktörün, sinemacının rica ve mihnetle geldiğini, getirildiğini biliyoruz. Son yıllardaki gelişmenin, daha doğrusu artan ilginin bir nedeni Türk sinemasındaki canlanmadır, diğer nedeni ise festivale ayrılan bütçenin artmış olmasıdır.
Ama soru ve sorun özünde değişmemiştir. Portakal gerçekten çok önemliyse neden bütün yük belediyenin üzerindedir, neden bu kadar zorluk yaşanmaktadır diye sormak gerekir ve bu sorunun cevabı tam verilmemiştir.
Festival, Türk sineması için önemliyse bu işin içinde, bu işin sahipleri arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı, Tanıtma Fonu ve Sinema sektörü çok daha güçlü bir biçimde olmalıdır.
Festival Antalya için önemliyse Antalya bütün varlığıyla bu işi sahiplenmelidir. Oysa gerçeği konuşmak gerekirse, bu sahiplenme her zaman kişilere bağlı, kurumsallaşmamış ve eksik kalmış bir sahiplenmedir. Festivalin kamu ayağı, sinema endüstrisi ayağı ve özel sektör sponsorluk ayağı aksaktır ve eksiktir.
Değerli arkadaşlar,
Oscar veya Akademi Ödül Töreni harcama bütçesi 30 milyon TL, Cannes Film Festivali harcama bütçesi 40 milyon TL’dir.
30 milyonluk bütçeyle yapılan Oscar töreni 200 ülkede canlı olarak yayımlanmaktadır. Oscar’ın sadece televizyon geliri, harcamasının üç katıdır. Cannes Film Festivali bütçesinin yarısını Fransa Kültür Bakanlığı karşılamaktadır. Ayrıca dünya çapında markalar sponsorluk desteği vermektedir. Bu festivallerde bütçenin önemli kısmı ödül ve desteklerdir. Ağırlama harcamaları çok düşüktür. Bir Cannes festivaline Fransa dışından 15 bin sinema profesyoneli katılmaktadır. Dolayısıyla festivalleri asıl yaşatan sinema endüstrisidir. Orada festivale katılması için yıldızların peşinde koşulmuyor. Yapımcı şirketler bütün ekipleriyle kendileri geliyor.
Biz ise bir yıldız yabancı getireceğiz diye paralanıyoruz. Şimdi, bu gerçekten sonra izin verirseniz temel sorunları başlıklar halinde sayarak asıl konumuza geleceğim.
Birinci sorun kültür ve Turizm Bakanlığı desteğidir. Türkiye her ilde bir film festivalini kaldıramaz. Bakanlık bütün festivallere destek veremez. ABD Oscar, Fransa Cannes, Almanya Berlin Altın Ayı ile dünyada yarışıyor. Türkiye bir festival ile dünyaya çıkmalı. Oysa biz dünya ile yarışmıyoruz, her zaman olduğu gibi, kendi kendimizle yarışıyoruz.
Altın Portakal gibi 47 yıllık bir geleneğe Bakanlık Türk sineması adına sahip çıkmalıdır. Türk sinemasının geleceği için desteklenecek festivaller belirlenmelidir ve destek Hükümetlere, Bakanlara bağlı olmaktan çıkmalıdır. Bir film festivali siyasi bir organizasyon değildir. Festival sahnesi, siyasetçilerin, bürokratların sahnesi değildir. Oscar töreninde sinemacı olmayan bir kişiyi görmek mümkün değildir.
İkinci sorun, Türk sinema sektörünün festivaldeki yeridir. Film festivallerinin gerçek sahipleri sinema sektörü olmalıdır. Oysa ülkemizde sinema sektörünün halen güçlü, kurumsal şirket yapısı yoktur. Buradaki sorunun bir kaynağı Devletin kültür politikası ile ilgilidir. Devletin sinema sektörüne ilişkin ciddi bir politikası olmalıdır. Sinema çağın sanatı olduğuna göre sinema sektöründe kamu politikası olmalıdır. Bugün Türk sineması canlanmak üzereyken bu kez de televizyon dizilerine boğdurulmaktadır. Bakanlık sinema filmlerine mali destekte bulunmaktadır. Bildiğim kadarıyla bu yıl 21 projeye destek miktarı 5,5 milyon liradır. Bu bütçenin artması zorunludur. Çünkü ülkemizde sanat filmlerinin seyirci kapasitesi oldukça düşüktür. Bu filmlerin vizyona girmesi ve vizyonda kalması bile güçtür. Sinema salonlarına Türk sineması kotası getirilmelidir. Televizyonlarda Türk sineması kuşakları zorunlu tutulmalıdır. Avrupa’da bu politikaların örnekleri vardır, bizde ise politikasızlık nedeniyle Türk sineması endüstrileşme sorunu yaşamaktadır.
Üçüncü sorun ve bu panelin konusu ise özel sektör sponsorluk desteği, festival ve marka ilişkisidir.
Değerli arkadaşlar,
Aslında bu festivalde Altın Portakal isminin yanında partner kurumlar olarak Antalya’nın ve Türkiye’nin güçlü markalarının yer alması gerekir. Özel sektör sponsorluğu Türkiye’de yapısal, hatta kültürel bir sorundur, eksikliktir.
Yapısal bir sorundur, çünkü Türk özel sektörü sermaye fakiri bir sektördür. Özel sektörde servet vardır, ama sermaye yoktur. Sermayesi güçlü olabilecek şirketler ise halka açık olmadıkları için markalaşmaya ve sosyal sermayeye gereken önemi vermemektedir.
Kültürel bir sorunumuz da bulunmaktadır. O da şudur: Türkiye’de sahne gerisinde kalmayı kimse kabul etmemektedir. Sinemamızda nasıl karakter oyuncuları önemsizse sosyal sahnede de aynı olay vardır. Herkes jön olmak, herkes başrol oynamak istemektedir.
Büyük şirketlerimiz son yıllarda kendi müzelerini, kendi orkestralarını kuruyorlar, ama diğer taraftan sosyal sorumluk desteklerinin azaldığını görüyoruz. Eskiden bazı holdinglerimiz her ilde yurt ve okul yaparlardı. Şimdi bu tür projeler son derece azaldı. Tam olarak reklam getirisi olmayan sosyal desteklerden kaçınma var.
Geçenlerde Meclisimizde de söylediğim bir örnek var. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansının 347 milyonluk gelirinin 325 milyonunu Devlet, merkezi bütçeden vermiştir. Özel sektör katkısı 1,5 milyon TL’dir. Koskoca tekstil ve giyim sektörü Moda Haftası organizasyonu için buradan destek almaktadır. İstanbul böyle ise Antalya’yı konuşmanın zaten anlamı yoktur.
Özel sektörün en çok destek verdiği organizasyonlar Milli Basketbol ve Futbol maçlarıdır. Son Dünya Basket şampiyonasında kamu ve özel sektör destek yarışına girmiştir. Bizde destek maddi sıkıntısı olmayan popüler sporlara ve yıldız sporculara veriliyor. Amatör spora, altyapıya değil, yıldızlara, şöhretlere yatırım yapılıyor. Bu sporda da böyle, maalesef sanatda da böyledir. Bu da popüler kültürün ülkemizdeki egemenliğinin sonucudur. Bu arada, Türkiye’de özel sektörün üzerinde Devletin ve siyasetin yönlendirici etkisinin halen çok güçlü olduğunu da unutmamalıyız. Bu yapı nedeniyle özel sektörün sosyal sorumluluk projelerine katılımında da siyaset belirleyici olmaktadır. Dolayısıyla bir de böyle bir kültür oluşmuştur. Bunlar genellikle rica ve taleplerle olmaktadır. Bu yapıdan kaynaklanan bir mali yük olduğunu ve bunun yarattığı kültürü göz ardı edemeyiz. Bunlar maalesef çok ciddi eksiklerimizdir, ancak yeterince konuşulmayan konulardır. Bu anlamda ülkemizde markalaşma kültürü henüz oldukça yetersizdir. Dev reklam bütçeleri olan kuruluşlarımızın sosyal sorumluluk bütçeleri cılız kalmaktadır. Yine bir örnek vereyim Cannes Festivalinin önemli sponsorlarından birisi Air France’tır. Bizde ise THY Manschester United ile 70 milyon dolarlık sponsorluk anlaşması yapmıştır, ama film festivallerinde adı yoktur. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Antalya özeline gelecek olursak, sadece Altın portakal değil, birçok alanda Antalya’da sponsorluk konusunda çok ciddi bir sıkıntı yaşanmaktadır. Antalya’nın en büyük sanat organizasyonlarında da, örneğin bir Aspendos Opera Festivalinde de aynı durum sözkonusudur. Antalya içinde sponsor denince akla gelen şirket sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Tabii şunu da görmek gerekir ki, Türkiye’nin ilk bin sanayi şirketi arasındaki şirketimizin sayısı da zaten bu kadardır. Yani bir sorun sermaye zayıflığıdır, ama buna rağmen şirketlerimizin markalaşma, sosyal itibar kazanma konusuna daha fazla önem vermeleri de gereklidir. Bu konuda öğrenmemiz gereken çok şey bulunmaktadır. Avrupa’da Rönesans olduysa bu, kültürü, sanatı, bilimi, keşifleri destekleyen aristokratlar, tüccarlar sayesinde oldu. Türkiye olarak bizim bu alanda hızla ilerlememiz gerekiyor. Çünkü günümüzün bilgi ekonomisinde kültür bir üretim faktörü haline gelmiştir.
Türkiye’de özel sektörün markalaşmaya, AR-GE’ye, kültüre, beşeri sermayeye daha fazla yatırım yapması elbette zorunludur. AR-GE harcamalarının ulusal gelire oranı halen % 1’in altındaysa bunda özel sektörün büyük sorumluluğu bulunmaktadır. Bugün dünyada kaç tane Türk markası vardır diye sorabiliriz. Neden Türkiye Güney Kore kadar dünya markasına sahip değildir diye sorabiliriz. Kültür ve sanata ve eğitime destek bir şirketin imajını güçlendiren en önemli yatırımdır. Bir Koç Holdingi ve Rahmi Koç Müzesini düşünelim. Sabancı Müzesinin, Holding imajına, Sabancı markasına yaptığı katkıyı düşünün. Geçmişte Sabancı gibi holdingler tarafından yaptırılan okul ve yurtlar bu ülkede sermaye düşmanlığının azalmasını sağlamıştır. Bunlar bir taraftan Türkiye için diğer taraftan bu holdinglerimiz için gurur verici eserlerdir.
Sosyal sorumluluk projeleri, eğitim ve kültüre yatırım sadece reklam amacıyla yapılması gereken işler de değildir. Bir ülkede başarılı olmuş her insanın üzerinde o ülkenin, o milletin bir hakkı vardır. Başarılı işadamları ve şirketler bu hakkı teslim etmelidir. Bu sadece vergi ile olmaz. Kaldı ki, eğitim ve kültür sonuç itibariyla, vasıflı işgücü yaratır, kalkınmayı destekler, yeni pazarların ortaya çıkmasına neden olur, böylece ekonomik gelişmeyi de destekler.
Yerel markaların kentle bütünleşmesi de ayrı bir konudur. Bir kentte doğan, büyüyen bir firma o kente borçludur. Türkiye’de birçok sektörde gelişme devlet desteğiyle, yani milletin fedakârlığıyla ortaya çıkmıştır. Kaldı ki, bu tek taraflı bir ilişki de değildir. Kentler markalarıyla, markalar kentleriyle birlikte büyür. Antalya bu bakımdan özellikli bir il veya kenttir. Biliyoruz ki, bazı sektörlerde Antalya Türkiye’nin en önemli pazarıdır. Ama bu sektörlerdeki firmalarımız Antalya’dan kazandıkları halde Antalya’da yokturlar.
Antalya’da faaliyet gösteren büyük şirketlerin ezici çoğunluğu Antalya dışından firmalardır. Bazı şirketlerin Antalya ile bir özdeşleşme sorunu yaşayıp yaşamadığı da üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu noktada şu hususu da özellikle belirtmek istiyorum. Bir veya birkaç sektörden şirketlerin bir araya gelip, bir konuda ortak bir faaliyete girmeleri konusunda da büyük güçlük yaşıyoruz. Bu da Antalya’nın bir gerçeğidir. Ancak, son dönemde bu konuda sektörleri bir araya getirecek çalışmalar yapıyoruz ve zamanla sonuç alacağımıza inanıyorum. Şimdi Turizm sektöründe bir şirketleşme çalışmamız son aşamasına gelmiştir. Eğer tanıtımda ortak hareket etmeyi, güç birliğini başarırsak, çok önemli bir başlangıç yapacağımıza inanıyorum. Böylece kültür ve sanat projelerine ortak desteklerimizin artacağına da inanıyorum.
Değerli arkadaşlar,
Son olarak, önemli gördüğüm bir sorunu daha samimiyetle ifade etmek istiyorum. O da şudur: Türkiye’de sosyal organizasyonlar genellikle bir kurumun başındaki kişilerle özdeşleşir. Festivallerde ya bakanlar, ya valiler ya da belediye başkanları öne geçer. Bu durumda da organizasyonun kendisi gibi, sponsorluk da siyasi bir nitelik kazanır, en azından öyle algılanır. Bu durumda da sponsorluk ilişkisinde siyasi ilişkiler öne çıkar. Bu çoğu kez haksız bir algıdır, ama böyle bir algının olduğunu da inkar edemeyiz.
Oysa bizim sosyal organizasyonları bu boyuttan kurtarmamız gerekiyor. Bunun da yolu bu tür organizasyonların tam olarak profesyonel bir çerçevede yürütülmesidir. Bir sinema festivali Bakanların veya Başkanların kimliğine, kişisel çabalarına, kişisel kararlarına bağlı kalmamalıdır. Bu tür organizasyonlar kişilerden bağımsız organizasyonlardır. Örneğin ATSO bir etkinlik düzenliyorsa kurumsal kimliğiyle düzenlemektedir. Konu başkanın kim olduğu değildir, ancak maalesef bizde bu algı da önemli bir sorun yaratmaktadır. Kişilere dönük tutumlar kurumsal yapılara zarar verebilmektedir.
Tüm bunlar konuşulması ve çözüm aranması gereken sorunlardır. Aslında çözüm de mümkündür. Bu yapımızı dikkate alarak, organizasyon yapılarımızı buna göre yeniden yapılandırmalıyız. Bağımsız ve profesyonel yapılar kurmalı ve sosyal organizasyonları bu çerçevede yürütmeliyiz.
Bir sinema festivalinde, sinema film ödülleri verilmesinde gerekli olan ortamı Oscar ve Cannes festivalleri göstermektedir. Orada konuşma yapan, ödül veren Bakanlar, siyasiler, bürokratlar yoktur. Türkiye’de ise böyle bir yapı vardır. Gala akşamı davetlerinde bizde siyaset ve bürokrasi davet edilme, protokol yeri gibi kavgalar vermektedir. Bunları artık aşmalıyız. Bir sinema festivali sinema ve sinema emekçileri içindir. Biz yapımızı buna göre değiştirirsek, muhtemelen diğer konularda da ilerleme sağlanacaktır.
Değerli konuklar,
Ben önemli gördüğüm birkaç temel konuyu dile getirdim. Bu konuların tartışılmasında ve mümkün olan değişikliklerin yapılmasında yarar görüyorum.
İlginiz ve katkılarınız için hepinize teşekkür ediyorum. Bu panelin ve diğer panellerin Altın Portakalın gelecekteki başarılarına katkı yapmasını diliyorum.