19 Ekim 2010 Salı
Çetin Osman Budak
Yönetim Kurulu Başkanı
Sayın Başkan,
Sayın Divan,
Sayın Meclis Üyeleri,
Değerli arkadaşlarım,
Hepinizi en güzel dileklerimle selamlıyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Antalya’mızın en önemli etkinliği olan Altın Portakal Film Festivalimizi yeni bitirdik. Bu yıl hem Antalya hem de Burdur ve Isparta Festival sayesinde şenlikli günler yaşadı.
Değerli arkadaşlar,
Yarım asırlık film festivalimiz sadece Antalya için değil, tüm Türkiye için, Türk sineması için çok önemli bir etkinliktir.
Günümüzde sinema, en önemli ekonomik sektörlerden birisi olması dışında, en önemli iletişim ve tanıtım aracıdır, en önemli sanat dalıdır. Bir filmin tek başına 3 milyar dolara yakın gelir sağladığı bir çağdayız. Küresel sinema şirketlerinin en büyüklerinin cirosu 24 milyar dolara ulaşıyor. Dünyada toplam 10 milyar adete yakın sinema bileti satılıyor. Sinema dışında sadece DVD piyasası 60-70 milyar dolar ciro yapıyor.
Artık insanlar bir ülkeyi, kültürleri ve tarihi olayları sinema kanalıyla öğreniyor. ABD’de yılda 900 civarında film yapılıyor. Hindistan, Nijerya, Çin’de bu rakamlar 600-400 arasında. Fransa’da ise 150. Halen Türkiye’de yılda 50’den fazla film yapılıyor. Bu sayının 100’e çıkabileceğini görüyoruz.
Bütün devletler sinemaya destek veriyor. Türkiye’de de Kültür ve Turizm Bakanlığı her yıl seçilen filmlere 5,5 milyon TL kadar destek veriyor. Türkiye’nin kültürünü geliştirmesi için, sanat yoluyla dünyaya çıkması için sinemanın desteklenmesi gerekiyor.
Ama maalesef henüz sinema sektörü çok zayıf. Güçlü yapımcı şirketler yok. Sanat filmleri maalesef yeterli seyirci çekemiyor. Devlet desteği yetersiz. Televizyonlarda Türk sineması yok, onun yerini diziler kaplamış durumda. Sinema salonları yabancı film şirketlerinin denetiminde.
Devletin televizyonlarda ve sinema salonlarında Türk sineması kotası gibi bir milli kültür politikası yok.
Bu ortamda sinema sanatı için en önemli destek aracı, film festivalleridir.
Altın Portakalın, Antalya’nın kültürü, tarihi kimliği, tanıtımı ve turizmi için önemini açıklamaya ihtiyaç olduğunu sanmıyorum.
Fransa’da Cannes Film Festivalinin bütçesi 40 milyon liradır. Yarısını Kültür Bakanlığı karşılamaktadır. Ayrıca Fransız markaları ve küresel markalar sponsordur.
Cannes festivalinin film marketi de var ve her yıl 15 bin yabancı sinema profesyoneli festivale katılır. Dışardan kimseyi zorla davet etmeye de gerek kalmıyor, çünkü filmlerini pazarlamak için bütün sinemacılar kendileri koşarak geliyorlar.
Sonuçta, Türkiye ve Antalya olarak, ne istediğimize karar vermeliyiz. Eğer dünya çapında bir festival hedefliyorsak, yapılacaklar bellidir. Antalya olarak bu festivale sahip çıkılması, festivalin tamamen profesyonel bir çerçevede ve organizasyonla yapılması gereklidir.
Yok eğer yerel bir şenlik veya festival istiyorsak, bunun da nasıl yapılacağı bellidir. Dolayısıyla gereksiz tartışmalar yerine, Antalya olarak bu festivali küresel düzeye çıkaracak mıyız, nasıl çıkaracağız onu tartışmamız gerekiyor.
Ben emeği geçen, katkısı olan herkese teşekkür ediyorum. Festival çerçevesinde Odada yaptığımız panelde Reklam Filmleri yarışmasının eklenmesi gibi bir öneri ortaya atıldı. Değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ayrıca, Meclisimiz ve Festival yetkilileri uygun görürse, bizim de ATSO olarak bu yarım asırlık geleneğimizi desteklemek için bir Özel ATSO Ödülü ile destek vermemiz gerektiğine inanıyorum. Kültür ve sanat Komisyonumuz bu konuyu ele alır ve bir öneri geliştirirse, Meclisimizde olumlu görürse, gelecek yıl böyle bir destek verebiliriz.
Aynı şekilde gelecek yıl Aspendos Festivali kapsamında Antalya’ya Viyana Filarmoni Orkestrasının gelmesi sözkonusu. Bu önemli etkinliğe de destek olmamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü Aspendos da Antalya’yı dünyaya taşıyan etkinliklerden birisidir.
Değerli arkadaşlarım,
Antalya ekonomisi, turizm sezonunun sonuna gelirken, örtü altı tarım sezonunu, hatta diyebiliriz ki, domates sezonunu başlatmaktadır.
Turizm sezonu bu yıl önceki yıllara göre iyi geçmiştir. Doluluk oranları en yüksek düzeyi yakalamıştır. Bunda en önemli etken Antalya’da % 12’ye yaklaşan artış ve bunun yanında da arzdaki artışın, yani kapasite artışının yavaşlamış olmasıdır. Ancak, bu iyi sezona rağmen acentaların kar marjı çok düşmüştür, sıkıntı devam etmektedir. Hatta konaklama sektöründeki arkadaşlarımız da kar marjından memnun değiller.
Turistik ticaretteki alışverişten ise hiç kimse memnun değil. Özellikle shopping center’larda sıkıntılar bize de yansıyor. Odamıza gelen şikayetler ve disiplin kurulumuzda görüşülen dosyalar da daha çok buralardan geliyor.
Önümüzdeki ay Kurban Bayramı sonrasında tekrar sektördeki mevsimlik işsizliği konuşmaya başlayacağız. Bunun için sezonun uzaması yönündeki çabaların devam etmesi gerekiyor, aslına bakarsanız birçok kültür-sanat organizasyonu da bu çabalardan önemlileridir.
Değerli arkadaşlar,
Söz açılmışken mevsimlik işsizlik konusuyla ilgili birkaç konuya değinmek istiyorum.
Mevsimlik işsizlik sorunu sadece turizmde değil, birçok sektörde yaşanıyor. Ama nedense fazla dikkat çekmiyor ve bu sorunu azaltmak için bir çare düşünülmüyor. Oysa son verilere göre işsizlikte azalma Temmuz ayında durdu. İşsizlik oranı 2009 yılına göre % 12,8’den % 10,6’ya düşmüş görünse de mevsim etkilerinden arınmış verilerde 11,7 ile Haziran ayı düzeyinde sabit kaldığı görülmektedir. Ağustos ayından itibaren ise işsizlikte tekrar artış bekliyoruz.
Bunu Sayın Sanayi Bakanımız da dile getirdiler.
Türkiye’de mevsimlik işsizlik hem yaz, hem de kış sezonunda yaşanmaktadır. TUİK verilerine göre yaz aylarında Eğitim sektöründe yaklaşık 170-200 bin kişinin işsiz kaldığı anlaşılmaktadır.
Kış aylarında ise istihdamda azalma yaklaşık olarak;
-tarımda 1 milyon,
-inşaat sektöründe 200-250 bin,
-konaklama ve lokantacılık sektöründe 100-160 bin,
-ulaşımda 70 bin,
-ticarette ise 200 bin kişi civarındadır.
Böylece kış aylarında toplam olarak 1 milyon 700 bine çıkabilen bir mevsimlik işsizlik olduğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla işsizlik oranı % 10’lardan % 14-15’e doğru yükselmektedir. Tarımda ve inşaatta bunu önlemek zordur, ama turizmde sezonu uzatarak bunu bir ölçüde gerçekleştirebilmek mümkündür.
Yani, bu soruna sadece konaklama sektörü olarak bakmamak gerekir. Onun yanında yeme-içme sektöründe, ulaşımda ve ticarette de turizme bağlı bir mevsimlik işsizlik yaşanmaktadır. Bu şekilde turizm kaynaklı yarım milyon kişilik bir mevsimlik işsizlik olduğunu görüyoruz.
Bu arada geçenlerde bir bankamız tarafından hazırlanan rapordaki verilerin de eksik olduğunu söylemek istiyorum. Çünkü turizm istihdamında Mart ayı rakamları kullanılmıştır ki, sezon olmadığı için çok anlamlı değildir. O yüzden konuya ayrıntılı olarak dikkatinizi çekmek istedim.
Değerli arkadaşlar,
Üçüncü önemli konu ise, domates üretimidir.
Domates, Türkiye’de bu yılın tarihe geçecek konusudur. Kilosu 6-7 liraya yükselmiş bir üründen söz ediyoruz.Bu yıl sebze meyve fiyatları belki üreticiye yıllardan sonra bir miktar fayda sağladı. Toptancı halde ortalama fiyat geçen ay ve bu ay geçen yıla göre % 50 civarında arttı. Ama bu defa da ürün az, üretici de çok kazanamadı, halkımızda mağdur oldu. Domates güvesi konusunda o kadar çok şey söyledik, bize gerekli önlemlerin alındığı söyleniyordu, fakat şimdi durum ortada.
Gerçi Kasım ayında bu sorunun azalmasını bekliyoruz. Domates fide satışında azalma görülmüyor. Demek ki üretici domatesten vazgeçmedi. Buna rağmen yinede ürün kaybı olması söz konusudur. Çünkü mücadele hem gerekli biçimde yapılmadı hem de zaten seralardaki altyapı buna çok müsait değil. Kesin sonucu önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz.
Bu arada Eylül’de enflasyonu domates, biber gibi ürünler yükseltti. Ekim’de aynı olacak gibi görünüyor. Yani, değerli arkadaşlar, son haftalarda domates fiyatları, hem Tarım Bakanlığı’na hem de Merkez bankasına ders vermektedir.Demek ki, sektör politikalarındaki hatalar bu kadar ciddi sonuçlar yaratmaktadır.
Geçen aylardan bu yana et olayı da benzer bir olaydır. Ette de, iki yıl önce süt fiyatındaki düşüş seyredilmiştir. Besiciler hayvanlarını kesince de bu yıl et fiyatlarında artış ithalatla bile önlenememiştir. Şimdi Sayın Diyanet İşleri Başkanımız, “gerekirse bu yıl kurban kesilmesin deriz” diyerek çözüm göstermektedir. Bu da ekonomi ve sektör politikası tarihinde herhalde bir ilktir.
Domates bu yıl Merkez Bankası alanında da bir ders konusudur. Demek ki, enflasyon sadece bir para ve faiz konusundan ibaret değildir.Bu yıl enflasyondaki artış önce vergiler, sonra et fiyatları, şimdide domates biber nedeniyle artmıştır. Et ve sebze enflasyonunun merkez bankası ile bir ilgisi yoktur. Sektör politikalarına dikkat edilmesi gerekmektedir.
Değerli arkadaşlar,
Hep diyoruz ki, sektörel politika önemli ve ciddi iştir ve maalesef Türkiye’de sektörel politika konusu yeterince bilinmemektedir. Bir sektörde arz planlaması yapmak, fiyatlarda aşırı dalgalanmayı önlemek, üreticiyi ve tüketiciyi korumak Devletin veya Bakanlıkların görevidir.
Değerli arkadaşlar,
Bunu daha önce de söyledim. Bir kez daha bir uyarı yapmak istiyorum. Sektörel politika ülke yararı, kamu yararı için, Devlet tarafından yürütülür.
Son dönemde bizde sektörel dernekleri yasal birlik yapma yönünde bir eğilim başladı. Esasen bu Anayasaya aykırıdır. Bir lobiye yönetme gücü verilemez. Verirseniz orada kamu yararını koruyamazsınız. Siyasi hesaplarla, mantığı, ilkesi, hukuki temeli olmayan bir sistem yaratılması yanlıştır, ülkeye bir faydası yoktur.
Bazen deniyor ki, bu şekilde sektörel çalışmalar daha iyi yürütülüyor. Buna da bir örnek verelim. İstanbul’da İhracatçı Birlikleri Moda Haftası düzenliyor. Yurtdışından mankenler davet ediliyor, ama devletten para alınıyor. Yani daha birinci adımda boşa çıkılıyor.
Bu kadar bölünme doğru bir gidiş değil. Bakıyorsunuz bir yabancı ülkeye TİM, TÜSİAD, TUSKON hepsi ayrı ayrı gidip geliyor. Küresel dünyada güçlerimizi birleştirmek yerine dağıtıyoruz. Ben buna lobilerin yasal kurum haline getirilmesi diyorum. Devlet bu dağınıklığı özendirmemelidir.
Lobicilik bir sektörün, bir grubun menfaati için yapılır. Amerika’da olduğu gibi, bunun usulleri, kuralları, sınırları bellidir. Ama lobiciliğe kamu otoritesi yetkisi ve gücü verilemez. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır.
TOBB veya bizler buralarda ülke ve millet menfaati çerçevesinde özel sektörü korumak için varız. Bir sektörün menfaati diğerinin aleyhine olursa, kamunun aleyhine olursa biz onu savunamayız. Bu gerçeği bütün işadamlarının iyi anlamasını ve gelişmeleri bu çerçevede değerlendirmesini temenni ediyorum.
Değerli arkadaşlar,
Antalya ve Oda gündemine gelince, Antalya Turizm Tanıtım Şirketi ve Kültür Şirketi projesi artık son aşamadadır. Bu proje hayata geçtiği takdirde Antalya’nın fuar ve tanıtım çalışmalarında önemli bir aşama gerçekleşmiş olacaktır. Burada sektör dışından ilgili kurumlar, Özel İdare, Odalar ve Belediyeler de elini taşın altına koyacaktır. Böylece destinasyon yönetimi, destinasyon tanıtımı konusunda önemli bir çözüm ortaya çıkmış olacaktır.
Önemli olan Antalya’da sektör, birlikler ve belediyeler tarafından harcanan bütçelerin tek elden koordine edilmesi, dağınıklığın önlenmesi, bakanlık bütçesinin kullanımına da yol gösterilmesi, bu çalışmaların profesyonel bir biçimde yürütülmesidir.
Zaten gelinen noktada turizmde tanıtma dışında en önemli konu, alternatif ürünlerde başta belediyelerin gerekli çalışmaları yapmasıdır. Turizmde artık Bakanlık tahsisleri dönemi bitmek üzeredir. Bundan sonra gerekli olan belediyelerin bakanlık desteği ile gerekli çalışmaları yapmasıdır. Şirketin sağlayacağı birliktelik bu noktada da çok yararlı olacaktır.
Bu konunun da çok iyi anlaşılması gerekiyor. Önemle altını çiziyorum
Sevgili arkadaşlarım,
Bu ayki faaliyetlerimiz arasında, Sayın İnan Kıraç ile Kaleiçi ve kültür projelerimiz konusunda bir görüşme yaptık.Bildiğiniz gibi Sayın Kıraç, Kaleiçi’ne önemli yatırımlar yapmış, orada müze kurmuş çok önemli bir işadamıdır. Kasım ayında 2010 yılı Kaleiçi toplantımızı yapacağız. Sayın İnan Kıraç da davetimizi kabul ettiler.
ATSO ve Antalya Tarihi konusunda yapılan çalışma belirli bir aşamaya gelmiştir. ATSO ve Antalya tarihi alanında çok yararlı bir eser kazandırmış olacağımıza inanıyorum. Odamızda açmayı düşündüğümüz ATSO Ticaret Müzesi çalışmaları da ilerlemektedir.
Geçen ay çalışmalarımız arasında BAKA çalışmaları da önemliydi. Kalkınma Ajansı artık bölge ekonomisine destek verecek noktaya geldi.Bir bölge planı hazırlandı ve DPT’ye sunuldu. Bizim de bu plana dönük katkılarımız oldu. Ajans istihdam yaratıcı projelere, KOBİ projelerine, kırsal kalkınma gibi projelere destek olacaktır. Belirli konularda proje çağrısı yapılacak ve en iyi projeler desteklenecektir.
Sektörlerimizin konuyu yakından takip etmelerini istiyoruz.
Bazı komitelerimizin gündeme getirdiği, zaten hep gündemimizde olan, Güllük, Kazım Özalp caddelerinde Büyükşehir tarafından yapılacak çalışmaları takip ediyoruz.Bu çalışmaların bir koordinasyonla en kapsamlı biçimde yapılacağını umuyorum. Kaleiçi ile ilgili çalışmalarda nihayet bazı ilerlemeler sağlanmıştır. Bir yönerge hazırlanmıştır. Ayrıca kaçak yapıların yıkılması da gündeme gelmiştir. Umarım ki, bu kez bu iş cesaretle devam ettirilir.
Belediyelerimizden bu tür çalışmaları hızlandırmalarını bekliyoruz. Yine bir örnek vereyim. Yıllardır görüntü kirliliğini ve özellikle de çatılardaki ilkel gün-ısı görüntülerini konuşuyoruz. Haydi diyelim ki, geçmişte bilinçli değildik, imkan yoktu ve yapıldı.
Peki ama, nasıl oluyor da halen bu eski tip projeler yapılmaya devam ediliyor. Bu konuda bir denetim, bir yönetmelik değişikliği neden yapılmıyor? Artık, eski hamam eski tas tarzı işlerin bitmesi gerekiyor. Önemsiz konu diye bir şey yoktur. Çatıların üzerinde halen demir direkler dikiliyorsa, daha estetik yöntemler varken, ucuz olsun diye çirkin görüntü yaratılıyorsa ve buna göz yumuluyorsa, bu kabul edilemez.
Bu görüntü konusundan açmışken, unutmadan Antalya Mimarlar odasının yarışmasında projeleriyle ödül alan mimar ve müteahhit arkadaşlarımızı da tebrik etmek istiyorum. Bu önemli ödülü genellikle aynı arkadaşlar alıyor. Oysa Antalya’da mimari ödül almak konusunda daha büyük bir yarış olmalıdır.Avrupalılar üç yüz sene önce mimariyle, heykellerle övünürken, biz halen kullandığımız otomobillerin markasıyla övünmeye devam ediyoruz.Kimse yaptığı evin, yaptığı binanın güzel olması, şehre bir değer katmasıyla ilgilenmiyor. Henüz heykel veya resim yaptırma aşamasına zaten gelmedik.
Bu çağda bu konularda değişim olmadan işlerin tam olarak düzelmesini beklemeyelim. Bakınız Ağustos aylarında konut sektöründe fiyatlarda bindelik bir kıpırdanma olmuştur, ama Eylül ayında sona ermiştir.
Sektörde arz planlamasına sayı ve kalite olarak dikkat etmedikçe, mimariye, çevreye önem vermedikçe bu sıkıntının aşılması zorlaşır. Konut sektörü günümüzde küresel bir sektördür. Müşteri yok diye bir şey yoktur. Müşteri yoksa demek ki doğru proje yoktur. O nedenle artık yeni projelerde eski alışkanlıkları bırakalım.
Sevgili arkadaşlarım,
Genel ekonomik duruma gelince, turizm dışında, Antalya’da ihracat da artmaktadır. Hem dokuz aylık hem de Eylül ayı ihracat artışı yüksek düzeydedir. Sanayimizde elektrik tüketim artışı % 22 düzeyindedir. Ticarette önemli bir gösterge olan KDV, ÖTV tahsilatlarında artış % 40’lardadır.
Ekonomik alanda; dünya krizden daha fazla belirsizlik yaşıyor. Son 1-2 aydır, dünya ekonomisi yeni bir zemine kayıyor. Amerika’da yeniden durgunluk ve deflasyon korkusu başladı. Enflasyonla hem durgunluktan çıkmayı hem de borçlarını bir miktar eritmeyi deneyebilirler. Bu nedenle Amerika ortalığa dolar saçmaya devam ediyor. Asya ülkeleri ise dolar rezervlerini azaltıyorlar. Bütün ülkeler dolardaki düşüşten, sıcak paradan muzdarip durumda. Sıcak paraya vergi koyan da var, kısıtlama getiren de. Türkiye ise sıcak parayla gittiği yere kadar gitme yolunu seçti. Ekonomi cari açık ile beraber büyüyor.
Ama hepimiz biliyoruz ki, sıcak para girdikçe bu devam edecektir, çıkınca bu tablo bozulacaktır. Son krizde fazla sorun olmadı, çünkü Amerikan veya Avrupalı fonlar çıktığında, İran parası, körfez sermayesi, Rusya dövizi, en önemlisi yurtdışına döviz çıkarmış Türk işadamlarının paraları sayesinde sıkıntı atlatıldı.
Bu ortamda önemli bir gelişme Orta Vadeli Mali Planın aylar süren gecikmeden sonra yayınlanmış olmasıdır. Bu Planla Hükümetin seçim yılına rağmen mali disipline uyma taahhüdü vermesi olumlu olmuştur. Bütçe disiplini konusunda geçmişe göre iyi bir başarı elde edilmiştir. Bugün iç borçlanma faizleri % 7’lere gelmiştir ki, bu olumlu bir gelişmedir. Ama diyoruz ki artık geçmişle kıyaslamayı bırakalım, geleceğe bakalım.
Orta Vadeli Planda bu açıdan eksikler olduğunu görüyoruz. Bakıyorsunuz, petrol fiyatının aynı kalacağı, kurun aşağı yukarı bu düzeylerde kalacağı kabul edilmiş. Üç yılda 40 milyarlık özelleştirme hedeflenmiş. Cari açığın 2013’e kadar yüksek kalması öngörülmüş. Gelecek yıllarda büyümenin % 4,5 ve 5 düzeyinde, işsizlik oranının % 12’de kalması kabul edilmiş. Bu hedefler mevcut durumun kabullenilmiş olmasıdır.
Aslında Sayın Ali Babacan da gerçeği görüyorlar. Kendileri de diyor ki, “Asya ülkeleri % 8 büyürken, bizim % 5 büyümemiz geri kalmak demektir”. Bizim de zaten derdimiz, anlatmak istediğimiz budur. Ama bunu söylemek yetmez, büyümeyi % 7-8’lerde tutacak planlar yapılması gerekiyor. Bunun için de Devlet Planlama Teşkilatından başlayarak bürokratik kurumların daha iyi çalışmasının sağlanması gerekiyor. Ayrıca her zaman söylediğimiz gibi, bu ülkenin birinci konusunun ekonomi olması gerekiyor. Ekonomide gelir dağılımı düzelirse, kalkınma sağlanırsa terör de azalır, türban sorunu da.
Diğer taraftan medyaya bakıyoruz ki, orada da ciddi bir bozulma görülüyor. Medya toplumun bilgi ve haber kaynağıdır, tarafsız medya demokrasi için hayati önemdedir. Ama Türkiye’de medya bu vasfını kaybetmektedir. Bunlar ekonomiden ilgisiz konular değildir. Toplum yapısı ve kurumsal yapı düzgün olmadan ekonomi sağlıklı gelişemez.
Ekonomide büyümeye bakıp aldanmayalım.Türkiye ekonomisi 1960 yılından bu yana yılda % 4,5 büyümüştür. Son sekiz yılda da aynıdır.1960’da Güney Kore Türkiye’ye yakın düzeydeydi. Şimdi ekonomide Türkiye’yi katlamış durumdadır. Önemli olan uzun vadede ülkenin nereye gittiğidir. Dolayısıyla kendimizi kandırmayalım, kendimize yontmayı bırakalım. Herkes bu ülkenin ve bu milletin daha iyiye gitmesi için biraz fedakarlık yapsın.
Bu düşünce ve dileklerle konuşmamı tamamlıyor, hepinize tekrar sevgi ve saygılarımı sunuyorum.