ATSO Mayıs Ayı Meclis Toplantısı

27 Mayıs 2014 Salı

Çetin Osman BUDAK
Yönetim Kurulu Başkanı

 

Sayın Divan,
Sayın Meclis Üyeleri,
Sevgili arkadaşlarım,
Hepinizi şahsım ve yönetim kurulumuz adına sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.
Meclis olarak her ay ekonomiyi, sektörleri, Antalya’yı konuşuyoruz. Dünya, Türkiye, Antalya gündemindeki konuları değerlendiriyoruz.
Ama iki hafta önce Soma’da 301 kişinin ölümüyle konuşmalarımızın ne kadar yetersiz kaldığını görmüş olduk. Türkiye ekonomisinin gerçek durumunu bize Soma’daki işçiler canlarıyla hatırlattılar. Bizim sürekli olarak bu böyle gitmez, biran önce yapısal reformlar başlamalı diyerek yaptığımız çağrıları kimse duymadı, anlamadı. İşte yapısal reformların yapılmamasının sonucunu madencilikte Soma’da 301 can ödedi, böyle gittikçe yarın başka sektörlerde başka canlarda gidecek.
Biz Türkiye’nin dünyanın 10. Ekonomisi olması hikayesini konuşurken, birden bire Türkiye ekonomisinin bir kısmının 19. yüzyıl şartlarında kaldığını gördük. Bu tür kazalar İngiltere’de ABD’de, Almanya’da 19. Yüzyılda kaldığına göre demek ki, biz halen 19. Yüzyılda yaşıyoruz, ama haberimiz yok. Demek ki, Türkiye’de bazı madenler, sanayide bazı yerler, tarımda birçok insan halen 19. Yüzyılı yaşıyor, ama biz kendimizi 21. Yüzyılda sanıyoruz. Çin bile maden teknolojisinde bizi geçmiş, haberimiz yok. Ben bu nedenle Soma’da ölen kardeşlerimizden, onların çocuklarından ve eşlerinden, anne ve babalarından, ailelerinden özür diliyorum. Eğer bu durumun böyle olmasında zerre kadar bir payımız varsa, bunun için özür diliyorum. Zaten bu kazada sorumluluk üstlenen, özür dileyen kimse çıkmadı. Sanki medya madenlerdeki soruna dikkat çekmiş gibi sorumluluk üstlenmedi. Bakanlıklar işi soruşturmaya bıraktı. Sendika ortada yok. Şirket her önlemi aldıklarını, kazayı da anlamadıklarını söyledi. Kaza sonrası uzman kurtarma ekibi olmadığı görüldü ve Zonguldak’tan ekip 8 saat sonra ulaştı. Bütün bunlara rağmen tek sorumlu hayatlarını kaybeden işçiler olarak kalıyor. Oysa burada özelleştirme yönteminden, rödövans yönteminden, denetim sisteminden, ruhsat vermeden, yasa ve yönetmeliklerin eksikliğinden dolayı Devlet ve siyaset sorumludur. Konuyu yeterince gündeme getirmeyen sendikalar ve medya da sorumludur. Ama kimseden bir öz eleştiri, bir özür gelmemesi anlaşılır gibi değildir. Böyle bir kazada ölenlere mi yanalım, sonrasındaki olaylara mı yanalım şaşırıp kalmış durumdayız. Kuzey Kore gibi bir ülkede bile bir inşaat çöküyor ve bir üst rütbeli subay halkın önünde eğilerek özür diliyor. Öz eleştiri konusunda Kuzey Kore’den bile gerideysek söyleyecek söz kalmıyor. Bu nedenle belki ben özür dilersem, canlarını veren kardeşlerimizin ruhları bir nebze rahatlar, yakınlarının vicdanı bir nebze rahatlar diye ümit ediyorum.

Değerli arkadaşlar,
İşte yapısal reform dediğimiz konu budur, işte kurumsal kalite dediğimiz konu, Ekonomik ve Sosyal Konsey dediğimiz şey budur, demokrasi ve hukuk dediğimiz konu budur, böyle kazaların gelişmiş ülkelerdeki gibi azaltılmasıdır.  Eğer Türkiye’de bütün sistemi yeniden ele alıp gereken reformları yapmazsak, Soma’yı unutursak, diğer alanlarda da hep bir kaza beklersek, böyle acı olaylardan, utanç verici olaylardan ve de sorumluluktan kurtulamayız. Dilerim ki, başka Soma olmasın, bir daha böyle acılar yaşanmasın. Dilerim ki, milletimizin vicdanı rahat olsun, yüzü gülsün ve geleceğe güvenle baksın. Artık her kurum en küçük konuyu dahi ciddiye almalıdır. Kurumların çalışmasına, liyakate önem verilmelidir. İşte Marmara’da 6.5 şiddetindeki deprem bile can kaybı olmamasına rağmen ciddi bir uyarıdır. Bu sarsıntıdan sonra yarım saat kadar bütün telefonlar kilitlenmiştir, insanlar yakınlarından haber alamamıştır. Demek ki, sistemin bu kısmında bile halen boşluk bulunmaktadır. Depreme karşı bina ve köprü güvenlikleri, tatbikatlar, sığınma yerleri, deprem sonrası yol güvenliği, acil sağlık müdahalesi gibi diğer konularda durum nedir bilmiyorum. Deprem yalnızca Marmara’yı değil, bizi de ilgilendiren bir konudur ve sürekli gündemde olması, sürekli olarak önlem alınması gereken bir konudur.

Bu sorunlar yapısal eksikliklere dair göstergelerdir. Ülkemizde acil olarak
• vergi reformu,
• cari açığı azaltacak sanayi stratejisi,
• istihdamın teşviki,
• girdi maliyetlerinin azaltılması
• reel sektörün bankalarla çalışma ortamının iyileştirilmesi
alanlarında yapısal reformlar gerekmektedir.

Sevgili arkadaşlar,
Soma acısı içimizdeyken, Türkiye İstanbul Ok Meydanı’nda olaylar ve ölümlerle karşılaştı. Bazı gençlerin ellerinde tabanca ve pompalı tüfeklerle eylem yaptığını gördük ve önce bir eylemci, sonra da bir Cem evi önünde cenaze törenindeki bir kişi vuruldu ve hayatını kaybetti. Eline silah alan gençler kimdir, nedir ortaya çıkarılmalıdır. Her bakımdan garip, tehlikeli bu olayların ciddi biçimde araştırılması gerekiyor. Herkes bu tür olayların, bu tür çatışmaların önlenmesi için elinden geleni yapmalıdır. Bu can kayıpları da, polise ateş edilmesi ve Molotof kokteylleri atılması da kabul edilemez. Türkiye’yi etnik ve mezhep çatışmalarına sürüklemek isteyenler olabilir, bu tuzağa düşülmemesi için herkes sorumlu davranmalıdır. Avrupa’da mezhep konusu 400 yıl önce bitmiştir. Eğer bu çağda biz halen alevi-sünni, şu-bu diye bir konu yaşarsak, bu Türkiye’nin, Afrika, Afganistan, Bangladeş düzeyinde kalması demektir. Artık Türkiye bu sorunları aşmalıdır, bu gerginlikler kimseye yarar getirmez. Türkiye bırakın bu toprakların kadim geleneklerini, bırakın Alevilik gibi bu toprağın köklerinden olan bir geleneği, dünyanın her düşüncesini, her geleneğini kucaklayacak bir ülke olmalıdır. Türkiye, Hristiyan, Yahudi, Budist, Bahai, ateist ne olursa olsun her inanca eşit derecede davranmayı öğrenmelidir. Aksi halde ne bölgesel güç, ne küresel güç, ne modern devlet, ne de demokrasi olabiliriz. Ben geçen ay Ankara’da TOBB’da, ABD Ticaret Bakan yardımcısını, aslında ticaretten sorumlu bir numara kişiyi ağırladım. Kendisi Hint kökenli Amerikan vatandaşıydı. Almanya’da artık Türk’ler bakan oluyor, Fransa’da Arap kökenliler bakan oluyor. İngiltere ve Fransa’da nüfusun zaten %10’u göçmen kökenli ve hiçbir ayrım yapılmıyor. Çünkü dünya devleti böyle olunuyor. Biz ise halen bu artık ilkel konularla uğraşırsak bu ülkeye çok yazık olur. Bu olaylar milletimizi endişeye sevk ederken, Türkiye’nin geleceğini ve imajını da tehlikeye atmaktadır. Bu sorunları görmezden gelmek ve her şeyi seçimlere endekslemek doğru bir yaklaşım değildir. Aksi halde bu gidiş çok daha vahim olaylara yol açabilir ve daha büyük acılarla karşılaşabiliriz. Bu konuda herkesin sorumlu davranmasını ve sosyal gerilimleri azaltıcı bir yaklaşım sergilemesini temenni ediyorum.

Değerli dostlarım,
Böyle bir dönemde geçen hafta ünlü yönetmenimiz Nuri Bilge Ceylan, Fransa Cannes Festivalinde “en iyi film” ödülü aldı, bir kez daha bizleri gururlandırdı. Buradan kendisini kutluyorum. Türkiye böyle filmleri yapan, böyle yönetmenler çıkaran bir ülke olmakla gururlanmalıdır. Nuri Bilge Ceylan Anadolu topraklarının zengin ve derin kültürünü, insanımızın onurunu, toplumun durumunu en güzel biçimde yansıtan büyük bir sanatçıdır. Bir ülke ancak ve ancak büyük sanatçıları varsa büyük fikir adamları varsa büyüktür ve onlarla büyüktür. Bir Ceylan’ın Türkiye’nin marka değerini yükselterek, turizm yaratarak ekonomiye yaptığı katkıyı ölçemezsiniz. Hep söylüyorum, günümüzde turizmde en önemli faktör ülke imajıdır ve Türkiye böyle sanatçılarının isimlerini büyük eserlere vererek, üniversitelere vererek, büyük isimlerini de kendisini de yücelten bir ülke olmalıdır. Keşke Antalya’da dünya çapında bir sinema akademisi kursak ve bütün yetkiyi de Ceylan’a versek. Hatta eğer siz uygun görürseniz, Sayın Ceylan da kabul ederse, Kültür merkezimizin bir salonuna onun adını vermekten şahsen ben mutluluk duyarım. Zamanı geldiğinde konuşuruz.

Değerli arkadaşlar,
Ekonomide durgunluk şikayetleri artık önemli ölçüde arttı, bütün arkadaşlarımız piyasada ciddi durgunluk olduğunu söylüyor. Krediler cephesine baktığımızda yıllık artış halen yüksek (%28) görünüyor, ama sekiz aylık artış %10’a inmiş durumda, yılbaşından bu yana ise krediler yerinde sayıyor. Kredi kartları bakiyesi geçen yıl düzeyine inmiş durumda. Kredi daralması piyasaya da yansıyor. Merkez Bankası faiz indirse yabancı sermaye gelmiyor, faiz artırsa piyasa duruyor ve sıkıntı artıyor. Nisan ayında Türkiye’de KDV tahsilat artışı geçen yıla göre %2 oldu, yani enflasyonun çok altında kaldı. Antalya’da ise KDV ve ÖTV artışı geçen yıla göre %4.3 oranında düştü. Bu da piyasada satışların ne olduğunu zaten göstermektedir. Dolayısıyla burada bir çıkmazdayız ve bu çıkmazdan faizle değil, ekonomide ve siyasette güven artışıyla kurtulabiliriz. Böyle bir çıkış olmadığı takdirde bu yıl sektörlerin sıkıntısı artacaktır.

Bakınız 36. Grubumuz, yani turizm komitemiz diyor ki,  günümüzde sosyal medya turizmi etkileyen önemli bir faktördür, dünyada her 3 insandan birinin sosyal medyadan etkilenerek seyahat planını yapmaktadır. Böyle bir zamanda sosyal medyadaki önemli paylaşım platformlarından birisi olan youtube’un ülkemizde kapalı olması turizmi olumsuz etkilemektedir. Ayrıca, komitemiz alkollü içkiler üzerindeki vergi yükünün Türkiye’nin uluslararası rekabet gücünü zayıflattığını da hatırlatıyor ve turizm işletme belgesi olan otellere, alkole ödenen ÖTV’nin (KDV iadesi gibi) geri iade edilmesi yönünde yasal düzenleme yapılmasını istiyor. Şu anda yıllık olarak %5 gibi bir artışla devam ediyoruz, Rusya’da ekonomik ve siyasi durum nedeniyle artış hızında yavaşlama görüyoruz. Sektörümüz büyük çaba gösteriyor, ama artık Devletin de gerek sektörel önlem gerekse ülke imajı bakımından daha fazla çaba harcaması gerekiyor.
Tarım sektörümüzde artık durum gerçekten endişe vermektedir. Nisan ayında Toptancı halimizde ortalama fiyat geçen yıla göre %10 civarında düşüş kaydetti.
Geçen hafta medyada yer aldı ki, Muğla’da domates 10 kuruşa düştü, kasası 1 TL. Böyle bir tarım olabilir mi? Bu durumda üretici kalır mı? Bu kadar fiyat düşüşünün özel bir nedeni var mı, acaba üretimde fazla mı artış var diye baktığımızda, üretim artışı yalnızca %2.4 olarak görülüyor. Meyvede bu yıl don olayından dolayı elmada %18, kirazda %8, erik, ceviz, fındık gibi ürünlerde çift haneli üretim düşüşleri var,  kayısı da üretim %55 düştü, ama sebzede ne ciddi artış ne de düşüş görülüyor. Buna rağmen haftalık-aylık sert fiyat hareketlerinin önüne geçilemiyor. Aslında tarımda tedarik, saklama, sevkiyat bütün zincir halen eski, verimsiz sistemde devam ediyor. Sebze meyvede durum böyle, bir de Antalya’da fazla konuşmadığımız bakliyat konusu var. Nohut, fasulye, pirinç gibi bazı ürünlerde yurtdışından düşük kaliteli, düşük fiyatlı ithalat yapılıyor. Kalite kötü olduğu için içerde yerli ürünle karıştırılıp piyasaya sürülüyor. Hem üretici hem de tüketici kaybediyor. Tarımda bu arz ve talep dengesine artık mutlaka müdahale edilmelidir. Üreticiye traktör desteği gibi bir destek veriliyor, oysa asıl destek mazota, gübreye, ihracata verilmelidir. Tarımda çözüm sağlamayan politikalar yüzünden köyler boşaldı, eskiden tütün eken, bakliyat eken, ya gitti Soma’da madenci oldu, ya geldi Antalya’da işçi esnaf oldu. Tütünü ve sigarayı yabancı firmalara verdik ve sonuç ortada. Biz konuşmadığımız takdirde önlem alınmıyor ve biz de sorunlardan sorumlu oluyoruz.

Değerli arkadaşlar,
Başka sektörel sorunlar da komitelerimizin gündemine gelmiştir: Bir önemli konu e-haciz konusu. 26 grubumuz bu konuyu gündeme getirdi. Bazen 20-25 lira için, bazen yanlışlıkla, işadamının bütün banka hesaplarına e-haciz konuluyor. Kişiye bildirmeden yapılıyor, sonra hacizi kaldırmak haftalar alıyor. Yanlışlıkla yapıldığı oluyor ve yanlış yapandan hesap sorulmuyor. Bu kadar söylememize rağmen halen bu iş düzeltilmedi.
47 grubumuz yabancı eleman çalıştırma konusundaki sıkıntıların devam ettiğini söylüyor. Kimse Afrika’dan ucuz işçi gelsin demiyor, ama kalifiye yabancı elemana ihtiyaç varsa ve bu kişiler çalıştırılamıyorsa bir sektör gelişemez. Ayrıca, halen Türkiye’de konut alan ve yerleşmek isteyenlere karşı da mevzuatımız caydırıcı. Türkiye’yi sevip yerleşmek isteyen, parası olan, ev alan insanları biz pişman ediyoruz. Başka ülkeler vatandaşlık veriyor, biz yatırım yapana oturma izni vermiyoruz veya burnundan getiriyoruz. Bunlar dışında geçen ayın komite toplantılarında akaryakıt sektörümüz, kooperatifçilerimiz ve asansör firmalarımız sorunlarını dile getirmişler, bunlar raporlarda var, tekrar etmeyeceğim.

Sevgili arkadaşlarım,
Bugün Antalya turizminin ve ticaretinin kanayan yarası olan hanutçuluk ve turistleri rahatsız eden kişiler konusunda birkaç şey söylemek istiyorum. Sezona girmiş olduğumuz bugünlerde bu konudaki şikayetler giderek artacaktır, yaz boyu konuşacağız. 15 yıldır konuşmamıza, komiteler kurmamıza, yasa istememize rağmen, Türkiye’de birçok ilde aynı sorun olmasına rağmen, Devlet bir türlü bu konuda bir adım atmadı. Turisti kolundan tutup çekiştirenler Türkiye’de galip geldiler. Bu sorun artık bir kanser halini aldı ve turizmin, özellikle kent turizminin en önemli engeli olmaya başladı. Yoldan geçenin, yabancı veya yerli turistin taciz edildiği bir yerde turizm olmaz. Bu sorun Emniyet’in de imkanlarını aşan bir boyuta ulaşmıştır. Çünkü Türkiye’de insan tacizinin cezası yoktur. Kabahatler Kanunu fonksiyonunu kaybetmiştir. Emniyet tutup mahkemeye çıkarsa turisti rahatsız edene 69 lira cezadan başka yaptırım yoktur. Türkiye’de sokakta, yolda insanları rahatsız edebilirsiniz, küfür edebilirsiniz, hatta saldırabilirsiniz. Mahkeme sürecini göze alsanız bile davanız aylar, yıllar sürer, verilen ceza genellikle ertelenir ve boşuna uğraşmış olursunuz. Şimdi gündemde bir Ceza yasası değişikliği bulunuyor. Buradan bütün siyasi partilere, ilgili Bakanlıklara, bütün milletvekillerine sesleniyorum. Artık insana tacize, kent suçlarına, turiste tacize çok sert cezalar getirilmelidir. Turiste dönük hanutçuluk, aldatma ve rahatsız etme suçları çete suçu gibi değerlendirilmelidir. Antalya olarak, yasa beklemeden de çok daha sert önlemleri hep beraber almak zorundayız. Belediyeler, odalar, esnaf ve tüccarın kendisi hep beraber bu sorunu çözmeliyiz. Bu konuda yanlış yapan işyeri kapanmalıdır. Sokakta taciz eden kişi ise Antalya’dan sınırdışı edilmelidir. Bu kişiler bağımlı ve hasta kişilerse rehabilitasyon merkezine alınmalıdır. Yani Kaleiçi ve Kalekapısı’nda bu konuda sıkıyönetim ilan edilmelidir. Çünkü artık başka yol kalmamıştır.

Değerli arkadaşlarım,
Yönetim kurulumuz faaliyetlerini kısaca gördünüz. Geçtiğimiz haftalarda Isparta Ticaret ve sanayi odamızın Yönetim kurulu ile iki yönetim kurulu çok yararlı bir ortak toplantı yaptık. Buradan Isparta Oda Başkanımıza ve yönetim kuruluna gıyaplarında tekrar teşekkür ediyorum. Gördük ki, birçok sorunumuz ve derdimiz ortak. Isparta Başkanımız Isparta-Antalya yolunun, Türkiye’de halen bölünmüş yol olarak yapılmayan iki şehirler arası yoldan birisi olduğunu söyledi. Gerçekten bizim de çok üzerinde durmadığımız bu konu aslında Antalya için de önemlidir. Isparta yolunun bazı yerlerinde heyelan riski bulunmaktadır ama bu devirde bunun bir engel olmaması gerekir. Ayrıca Karacaören baraj suyu konusunda da bir takım endişeleri olduğunu gördük. Bizim üç il arasındaki ilişkileri daha fazla yoğunlaştırmamız gerekiyor. Meyvecilik, ağaç mamulleri sanayi, gıda, mermer gibi sektörlerimiz ortak sektörlerimizdir ve URGE gibi projelerde birlikte davranmamız gerekir. Bu konuda komitelerimizden ricam üç il olarak ortak çalışmalara önem verilmesidir. Bir başka konu, Bilişim grubumuzun bir fuar yapılması önerisidir. Gerçekten Antalya’da önemli sektörler olarak fuarlar düzenlemek hem sektörün tanıtımını sağlar hem işbirliği sağlar hem de sektörün gelişmesine katkı yapar. Bu yönde de çalışmamız yararlı olacaktır.
Toplantıda masaya yatırdığımız konulardan birisi de EXPO oldu. EXPO’nun tüm bölge için katma değer yaratması gerekiyor. Çiçek ve Çocuk temalı EXPO tüm bölgede çevre bilincinin, doğa bilincinin yaratılması için bir fırsat olarak görülmeli.
Son olarak, Perşembe günü Belediye başkanlarımızla yapacağımız toplantıyı hatırlatmak istiyorum. Biz bir yerel yönetimler zirvesini 2009’da yapmıştık. Şimdi Antalya Büyükşehir ve merkez ilçelerimiz başkanlarıyla başlayacağız. Daha sonra diğer ilçe başkanlarımızı da davet edeceğiz.
Amacımız sizlerle birlikte başkanlara talep ve beklentilerimizi hatırlatmak ve daha önemlisi gerçek bir birliktelik zemini oluşmasına destek olmaktır. Artık birçok konuda belediyelerin özel sektörle, bizlerle, STK’larla ortak davranması gerekmektedir.  Gerçek bir birlikteliğe büyük ihtiyacımız olduğu açıktır. İstişare, yardımlaşma olmadan birçok sorun çözülemez. Bu nedenle temel sorunlarımızı samimiyetle ele alacağımızı ve bir koordinasyon ve işbirliği platformu kurabileceğimizi ümit ediyorum.
Örneğin önümüzde Diyalog Kültürü ve birliktelikle çözülmesi gereken bir Konyaaltı Sahili’nin işletilmesi problemi var. Bu konuyu defalarca bu kürsüden ve her platformda dile getirdim. Konyaaltı siyaset üstü bir konudur, bir Antalya meselesidir. Dünya’nın en güzel plajlarından birisinin başıboş bırakılması kabul edilebilecek, görmezden gelinebilecek bir konu değildir. Bu konudaki önerimi tekrar etmek istiyorum; Konyaaltı Plajı’nın işletmesi Tanıtım A.Ş.’ye verilsin. Tanıtım A.Ş., kamu-özel sektör ortaklığı ile hayata geçmiş, destinasyon tanıtım yönetimi yapan tüm Türkiye’ye örnek bir oluşumdur. Temel misyonu Antalya’yı en iyi şekilde tanıtmak olan bu şirket, Türkiye’nin marka plajlarından birisi olan Konyaaltı’nı da en iyi şekilde işletecektir.

Türkiye Odalar ve Borsalar BirliğiTürk Patent EnstitüsüKadın Girişimciler KuruluGenç Girişimciler KuruluBatı Akdeniz Ekonomisini Geliştirme VakfıAntalya AB Bilgi BürosuEnterprise Europe Network
Her hakkı saklıdır.© 2018 Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Gizlilik & Güvenlik | Telif Hakları
  • Antalya Kültür Sanat
  • Antalya the Destination
  • Antalya Kadın Müzesi